
Tuba ÇebiMedya ve Akademi KoordinatörüAmerika Birleşik Devletleri'nin siyasi yapısı, başkanlık sistemiyle yönetilen federal bir cumhuriyet olup, siyasal sahne on yıllardır Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler etrafında şekillenmiştir. Bu iki parti arasındaki ideolojik ayrışmalar ve çatışmalar, ülkenin iç ve dış politikalarını derinden etkilemekle birlikte, seçmenlerin siyasal davranışlarını anlamada Sosyal Kimlik Teorisi önemli bir çerçeve sunmaktadır. Bu teori bağlamında, siyasi kimlik ve inanç sistemleri, bireylerin kendi parti içi ve karşıt parti üyelerine yönelik algılarını biçimlendirerek, iç grup sadakati ve dış grup ayrımcılığını tetiklemektedir. Bu dinamik, parti üyelerinin kendi gruplarının ideolojik duruşlarını benimsemesine ve karşıt gruplara karşı olumsuz tutumlar sergilemesine neden olarak, siyasi kutuplaşmayı güçlendirmektedir. Bu perspektif özellikle seçim dönemleri dışında bile kamuoyundaki tartışılan konuların siyasi kutuplaşmayı açıklamakta yetersiz kaldığı durumlarda, siyasi liderlerin fikir ayrılıklarının seçmenler düzeyinde kutuplaşmaya yol açma potansiyelini artırmaktadır. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki ideolojik farklılıklar, sadece parti doktrinleri ile sınırlı kalmayıp, çevresel politikalar gibi spesifik alanlarda dahi belirgin kutuplaşmalara yol açabilmektedir.
Giriş
Kuşkusuz insan çok yönlü bir varlıktır. Onu diğerlerinden ayıran kişiliği, algılama biçimleri, öznel deneyimleri, fikirleri gibi biricik özelliklerinin yanında aynı zamanda insan, doğası gereği toplumsal bir varlıktır. Diğer bireylerle etkileşime geçer, çeşitli gruplara dahil olur ve mensubu olduğu grup üzerinden de kendisini tanımlamaya başlar. Dolayısıyla bireyin kimliği sadece biricik özelliklerinden değil, içinde bulunduğu grup tarafından da beslenir. Burada birey ve grubu arasındaki etkileşim karşılıklıdır. Hem grubun bireyi hem de bireyin grubu beslediği gözden kaçırılmamalıdır.
Her bireyin hem kendine ait düşünceleri hem de ait olduğu grubun ortak değer ve inançları düşünüldüğünde, toplumsal yaşamda bir çatışma ya da kutuplaşma olmaması düşünülemez. Peki karşıt gruplar arasındaki çatışmaların nedeni gerçekten gruplar arasındaki derin farklar mıdır? Yoksa bireylerin kendi algı ve inançlarını mutlak doğrular olarak kabul edip, bu doğruları da grup kimliğiyle bütünleştirmeleri neticesinde, somut kanıtlar olmaksızın kendi zihinlerinde inşa ettikleri “biz ve onlar” ayrımı mı süreci beslemektedir?
Bu çalışmada söz konusu soruya, sosyal psikolojinin iki önemli kuramı olan, Naif Gerçeklik ve Sosyal Kimlik Teorisi çerçevesinde yanıt aramaya çalışılacaktır. Öncelikle, bireylerin olayları algılama ve değerlendirme süreçleri, ardından bireylerin grup aidiyetleri üzerinden kimlik inşalarını nasıl gerçekleştirdiklerini ve son olarak da ABD siyasetinde Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki kutuplaşma örneğiyle, öncesinde çizilen kuramsal çerçeve tartışılacaktır.
Naif Gerçeklik
Bireyler olaylara ilişkin yargılarında zannedildiği kadar dikkatli ve tarafsız değildir. Çevremizde olup bitenleri çoğunlukla, kolektif belleğimizin öncülüğünde, algıladığımız veriler üzerinden anlamlandırırız. Kesin olarak bildiğimizi, inandığımızı ya da bir yargıya vardığımızı iddia ettiğimiz süreçlerin çoğunda aslında inceleme ve sorgulama geçmişi olmaksızın kararlar veririz. Üstelik bunu, sürecin bu şekilde işlediğinin farkında bile olmadan yaparız. Kendi kararlarımızdan ya da görüşlerimizden kesin olarak emin olduğumuz için de bizimle aynı görüşte olmayan herkesi irrasyonel, yanlış, önyargılı ve yeterli bilgileri olmamakla suçlarız.
Liberman, Samuels ve Ross, yapısal özellikleri tamamen aynı olan bir 'Mahkûm İkilemi' oyununda, bilişsel çerçevelemenin bireylerin iş birliği ve rekabet eğilimlerini nasıl manipüle ettiğini incelemişlerdir. Deneyde, oyunun ismi 'Wall Street Oyunu' olarak sunulduğunda katılımcıların ağırlıklı olarak rekabetçi; 'Topluluk Oyunu' olarak sunulduğunda ise iş birliği odaklı bir tutum sergiledikleri gözlemlenmiştir. Bu bulgular arasındaki temel fark, isimlendirmenin yarattığı algısal kümelenme ve buna bağlı gelişen yorum farklılığıdır. Katılımcılar, seçtikleri davranış stratejilerini sosyal bağlamın bir dayatması ve 'durumsal bir gereklilik' olarak rasyonalize ederken; karşı tarafın eylemlerini kişisel karakter özellikleri (dispozisyonel atıf) üzerinden değerlendirme eğilimi göstermişlerdir. Bu bağlamda, 'Topluluk' etiketi altında iş birliği yapmak rasyonel ve beklenen bir norm olarak kabul edilirken; 'Wall Street' bağlamında benzer bir iş birliği davranışı 'saflık' veya stratejik bir zafiyet olarak kodlanmıştır. Sonuç olarak bireyler, oyun isminin tetiklediği kendi öznel algılarını 'nesnel bir gerçeklik' (saf gerçekçilik) olarak kabul ederek kendi eylemlerini mantıksal bir zorunluluğa dayandırmakta; ancak karşı tarafın farklılaşan tutumlarını mizaç odaklı unsurlarla açıklayarak temel atıf hatasına düşmektedirler.
Sosyal kimliğin algısal süreçler üzerindeki etkisini inceleyen klasik bir çalışmada Vallone, Ross ve Lepper; 1982 Beyrut katliamına ilişkin nesnel haber kesitlerini İsrail yanlısı, Arap yanlısı ve tarafsız öğrenci gruplarına izletmişlerdir. Deney sonuçları, bireylerin grup aidiyetlerinin 'bilişsel bir filtre' görevi görerek dış dünyadan gelen bilgiyi sistematik olarak çarpıttığını doğrulamıştır. Araştırma bulgularına göre, her iki partizan grup da aslında aynı olan haber içeriğini kendi taraflarına karşı 'düşmanca' ve karşı tarafı kayıran bir dille sunulmuş olarak algılamıştır.
Çalışmanın en dikkat çekici bulgularından biri, partizanların sadece haberi değil, tarafsız gözlemcileri de yanlı olarak kodlama eğilimidir. Katılımcılar, tarafsız bir izleyicinin bu haberleri izlediğinde kendi grupları hakkında olumsuz fikirlere kapılacağına inanmış, yani tarafsızlığı bir 'tehdit' veya karşı tarafın manipülasyon alanı olarak görmüşlerdir. Bu durum, sosyal kimlik teorisindeki grup içi kayırmacılığın, sadece kendi grubunu yüceltmekle kalmayıp, dış dünyadaki her türlü veriyi grubun statüsünü koruma içgüdüsüyle yeniden inşa ettiğini göstermektedir. Bu mekanizma, bireylerin kendi algılarını 'nesnel bir gerçeklik' olarak kabul ederken, bu gerçekliğe uymayan her türlü bilgi kaynağını (medya veya aracı kurumlar dahil) düşmanca birer aktör olarak tanımlamalarına yol açmaktadır.
Tüm bu yapılan deneylerden sonucunda Ross, “Naif Gerçeklik” kavramı ile alakalı 3 ilkeyi ortaya koyuyor. Bu ilkeler özetle:
1. Ben, nesne ve olayları gerçekte olduğu gibi görüyorum. Elimdeki bilgi ve kanıtları objektif, önyargısız ve tarafsız bir şekilde kavrıyorum.
2. Diğer sosyal algılayıcılar da eğer benim ulaşabildiğim bilgi ve kanıtlara ulaşıp, bunları objektif bir şekilde değerlendirebilmişlerse zaten benimle aynı gerçeği göreceklerdir.
3. Benimle aynı fikirde olmayanlar ise; bilgisiz, irrasyonel ve ön yargılıdır.
Ross’un ortaya koyduğu ilkelerden anlaşılacağı üzere, insan, dünyayı nesnel değerlendirdiğine inanırken, kendisiyle aynı fikirde olmayanları hatalı, önyargılı ve öznel olarak değerlendiriyor. Üstelik insanlar, bilgiye erişim noktasında da seçici olup, naif realistler olarak davranmakta ve kendilerini haklı çıkaracak bilgi kaynaklarına (Örn: haber siteleri, gazete vb.) yönelmektedirler. Naif gerçeklik perspektifinden siyasi kutuplaşmalara bakacak olursak, bireysel olarak naif realist olan ve kendini neredeyse her zaman haklı bulan insanların; Kendilerine benzeyenlerle (yani onlarla aynı fikirleri ya da dünya görüşünü paylaşan) yakınlaşıp, ortak gruplar oluşturup, kendilerine benzemeyenlerle kutuplaşmaları, bir sonraki bölümde bahsedeceğimiz sosyal kimlik süreçlerini de besler.
Sosyal Kimlik Kuramı
İnsan doğası gereği diğer insanlarla bağ kurar ve iletişim içindedir. Ortak bir amaç için toplanmış üç ya da daha fazla kişiden oluşmuş bağımsız insan topluluklarını grup olarak adlandırabiliriz. Gruplara; aile, cemaat grupları, politik gruplar, sınıf grupları (okullar, üniversiteler), dernek grupları, kulüpler vb. gibi örnekler verilebilir. Bazı araştırmalara göre bir gruba dahil olma gereksinimi, neredeyse doğuştan gelen bir haldir ve bütün topluluklarda görülür. Gruplar bizlere “kim” olduğumuzu tanımlamada yardımcı olurlar ve sosyal dünyanın doğası hakkında fikir sahibi olmamız için bizlere bir mercek sunarlar.
Bir önceki bölümde açıkladığımız naif realistlerin özelliklerini düşünürsek, kendisinin nesnel ve haklı olduğuna inanan ve kendisi gibi düşünmeyenlerin de kesinlikle hatalı olduğunu düşünen bireylerin, kendilerine benzeyen insanlarla bir araya gelip, etkileşime girip gruplar oluşturması, son derece anlaşılır olacaktır. Gruplar, bireylerin sadece içlerine dahil olmakla kalmayıp, aynı zamanda bireyin kimlik oluşumunda önemli bir yere sahiptir. Henri Tajfel ve John Turner (1971) yaptığı minimal grup deneyleri, Sosyal Kimlik Kuramının geliştirilmesinin temelini oluşturmuştur.
Sosyal Kimlik Teorisi, bireylerin aidiyet hissi duyduğu gruplarla özdeşleşerek benlik kavramlarını tanımlamalarını ve bu gruplar üzerinden kendilerini kategorize etmelerini açıklayan psikolojik bir yaklaşımdır. Bu teoriye göre, bireyler kendi grup üyelerini olumlu özelliklerle ilişkilendirirken, rakip gruplara karşı önyargılı tutumlar sergileyebilirler. Bu durum, özellikle siyasi partiler söz konusu olduğunda, parti liderlerinin kamuoyundaki farklı tutum ve tezlerinin, parti üyeleri nezdinde güçlü bir grup içi dayanışma oluşturarak, rakip partililere karşı muhalif bir duruş sergilemelerine neden olabilmektedir.
Tajfel ve Turner tarafından geliştirilen bu teori, grup üyeliği süreçlerini ve gruplar arası ilişkileri inceleyerek, bireylerin diğerlerini benzer veya farklı gruplara ayırdığı "sosyal kategorizasyon" davranışını grup fenomeninin temel bir bileşeni olarak tanımlar. Bireylerin kendilerini ait hissettikleri sosyal gruplar aracılığıyla benlik saygılarını artırma ihtiyacı, kendi gruplarını diğerlerinden üstün görmelerine yol açarak, grup içi kimliğin güçlenmesine ve gruplar arası ayrımcılığın ortaya çıkmasına neden olabilir. Siyasi bağlamda bu durum, seçmenlerin kendi partilerini olumlu, rakiplerini ise olumsuz niteliklerle etiketlemesine, hatta partizan liderlerin motivasyon odaklı akıl yürütmeleri aracılığıyla grup içi anlaşmazlıkları bile tolere etmesine yol açabilir. Bu bağlamda, ideolojiler ve inanç sistemleri, siyasal partilere olan bağlılığı ve oy verme davranışını belirleyen temel faktörler olarak öne çıkmaktadır. Bu çerçevede, bireylerin siyasal çevre içindeki kategorizasyon süreçleri, ortak çıkarlarda birleşmeye ve farklı çıkarlarda ayrışmaya yol açarak, toplumsal kimliklerin oluşumunu ve davranışların şekillenmesini sağlar.
Sosyal Kimlik Teorisinin temelini oluşturan bu "biz ve onlar" kategorizasyonu, özellikle parti üyelerinin kendi gruplarını yüceltirken, diğer grupları marjinalleştirmesine ve gruplar arası çatışmalara yol açabilmektedir. Bu durum, bireylerin kendi sosyal kimliklerini pozitif bir ayrımcılıkla güçlendirme arayışıyla açıklanabilir; zira grup kimliği, üyelerin özgünlüklerini ve benlik saygılarını desteklemektedir. Bu ayrımcılık, bireylerin kendi bilişsel süreçlerinde kategorilendirmeler yapmaları sonucunda, olumlu olarak kategorilendirdikleri grupların tutum ve davranışlarını taklit etmeleriyle iç-grubun bağlılığını artırırken, dış-grubu ayrımlı kılmaktadır. Bu mekanizma, bireylerin kendi iç gruplarına atfedilen kalıp yargılarla olumlu bir sosyal kimlik arayışına girmeleriyle pekişir ve böylece iç grup ile dış grup arasındaki statü farkı alt gruplaşmada kritik bir rol oynar.
Amerikan siyasetinde, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki sosyal kategorizasyon, partizan kimliklerin bireylerin seçim tercihlerinden kültürel değerlere ve günlük yaşam pratiklerine kadar geniş bir yelpazedeki toplumsal aidiyetlerini şekillendirdiğini göstermektedir. Bu durum, siyasi partizanlığın sadece siyasi bir tercih olmaktan öte, bireylerin benlik algısının ayrılmaz bir parçası haline gelmesine ve dolayısıyla siyasi kutuplaşmanın derinleşmesine katkıda bulunmaktadır. Bu bağlamda, siyasi kimliğin ideolojik duruştan daha öncelikli hale gelmesi, bireylerin kendi partilerinin politikalarını sorgulamadan benimsemelerine ve karşıt partiye yönelik olumsuz algıların pekişmesine yol açmaktadır. Partizanlık, kişisel kimliğin önemli bir bileşeni olarak işlev görerek, bireylerin diğer partiye karşı giderek artan bir antipati duymasına yol açmakta ve bu durum, kutuplaşmanın önemli bir göstergesi olarak kabul edilmektedir.
Demokrat ve Cumhuriyetçi seçmenler arasında gözlemlenen ve giderek artan karşılıklı düşmanlık ve güvensizlik bulunmaktadır. Öyle ki partizanlar karşıt partililere yönelik açık düşmanlık sergilemekte ve bu durum ırka dayalı ayrımcılığı aşan bir boyut ulaşmaktadır. Örneğin, Amerika'da toplumsal kimliklerin siyasî partilere ayrıştırılmasında ırk ve dinî kimlik önemli rol oynamaktadır; beyaz Amerikalılar daha çok Cumhuriyetçi Parti'ye yönelirken, farklı etnik ve dinî gruplar genellikle Demokrat Parti'yi tercih etmektedir.
Sosyal refah seviyesinin de siyasi tercihler ve partizanlık üzerinde kültürel tercihlerden daha etkili olduğu bilinmektedir. Bu durum, siyasal kutuplaşmanın sadece ideolojik veya kültürel farklılıklarla sınırlı kalmayıp, aynı zamanda sosyoekonomik faktörlerle de beslendiğini ve partilerin bu sosyoekonomik farklılıkları kendi politik söylemlerinde kullanarak kimlik temelli bir ayrışmayı derinleştirdiğini göstermektedir. Bu bağlamda, siyasi partiler arasındaki ideolojik tutarlılığın artması, partizanların belirli konulardaki pozisyonlarını daha net bir şekilde belirlemesini sağlamış ve bu durum, seçmenlerin kendi siyasi kimliklerini partilerin genel ajandalarıyla daha kolay örtüştürmesine olanak tanımıştır. Bu olgu, partizan-ideolojik sıralama olarak da bilinen, bireylerin parti aidiyetleri ile ideolojik duruşlarını uyumlu hale getirmesiyle açıklanabilir.
Demokrat Parti, köklü tarihi boyunca zaman içinde evrilerek günümüzdeki liberal değerleri benimseyen bir siyasi kimlik inşa etmiştir. Başlangıçta daha merkeziyetçi yönetime karşı federal iktidarın güçlendirilmesini savunan bir yapıya sahip olmasına rağmen, parti, günümüzde genellikle sosyal adaleti, ekonomik eşitliği ve çevresel korumayı vurgulayan politikaları desteklemektedir. Bu dönüşüm, partinin seçmen tabanını da etkilemiştir. Günümüzde Demokratlar genellikle liberal, seküler, şehirli, düşük gelirli, Hispanik ve siyah seçmenlerle özdeşleşirken, bu demografik özellikler partinin kimliğini ve temsil ettiği sosyal grupları açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca, parti üyelerinin siyasi kararlarını etkileyen faktörler arasında kimlik değişkenleri politika tercihleriyle rekabet edebilmekte, seçmenlerin adayların politika pozisyonlarından ziyade kimlik değişkenlerini önceliklendirebildiği görülmektedir. Bu durum, partiye psikolojik bir bağlılık geliştiren seçmenlerin, partinin tarihsel gücü ve seçmen kitlesinin genel eğilimiyle birleşerek iki partili sistemi sürdürmesine yol açmaktadır. Bu bağlamda Demokrat Parti, Amerika Birleşik Devletleri siyasetinde genellikle entelektüel ve liberal sol kesimler, sendikalar, Yahudiler, Katolikler, Siyahlar ve Hispanik azınlıklardan önemli ölçüde destek almaktadır. Bu geniş ve çeşitli koalisyon, partinin ideolojik çerçevesini ve politik önceliklerini şekillendirirken, aynı zamanda Amerikan siyasal yelpazesindeki yerini de belirlemektedir.
1960'lardan itibaren başlayan yeniden yapılanma sürecinde, özellikle sivil haklar hareketinin ve New Deal koalisyonunun çöküşünün ardından, Demokrat Parti'nin seçmen tabanında önemli demografik değişimler yaşanmış, siyah seçmenlerin parti içindeki konumu daha belirgin hale gelmiştir. Bu dönemde Demokrat Parti, sosyal adalet ve eşitlik politikalarına ağırlık vererek sendikalar, entelektüeller, sanatçılar ve azınlık gruplarından gelen desteği pekiştirmiş, özellikle Afro-Amerikalıların %80'ini, Latinlerin %50'sinden fazlasını ve Yahudilerin %60'ını saflarına katmayı başarmıştır. Bu demografik yapı, partinin politikalarının şekillenmesinde önemli bir rol oynarken, özellikle yüksek eğitimli kişiler, Milenyum kuşağı, Asyalılar ve kadınlar arasında da güçlü bir parti kimliği sergilemiştir.
1960'lı yıllardan itibaren Güney Amerika'daki Demokrat Parti'nin dönüşümü, özellikle sivil haklar hareketlerinin etkisiyle, beyaz muhafazakar ve birçok beyaz ılımlı seçmenin partiden uzaklaşmasına ve siyahi seçmenlerin parti içindeki etkisinin artmasına neden olmuştur. Bu demografik kayma, Demokrat Parti'nin ırksal eşitlik ve sosyal adalet konularına yönelik politikalarını daha da güçlendirmiş, böylece parti, azınlık gruplarının ve ötekileştirilmiş toplulukların savunucusu konumuna gelmiştir. Bu dönüşüm, Demokrat Parti'nin çok ırklı ve çok kültürlü bir seçmen tabanına dayanan, sosyal adalet odaklı bir yapıya bürünmesini sağlamıştır.
Cumhuriyetçi Parti ise, kökenlerinde klasik liberal ve anti-kölelik hareketleriyle ortaya çıkmış olmasına rağmen, günümüzde muhafazakar değerleri savunmaktadır. Bu dönüşüm, özellikle 1965 tarihli Oy Hakkı Yasası sonrasında Afro-Amerikalıların oylamaya katılımının artmasıyla Demokrat Parti'den ayrılan beyaz Evanjeliklerin Cumhuriyetçi Parti'ye yönelmesiyle belirginleşmişti. Bu tarihsel değişim, Cumhuriyetçi Parti'nin Güney eyaletlerinde güçlü bir taban oluşturmasına zemin hazırlamış, özellikle muhafazakar Hristiyan yapılar bu partiyi destekleyerek etkisini artırmıştır. Bu süreçte, 1964 tarihli Sivil Haklar Yasası'na karşı çıkan Demokrat senatörlerin çoğunlukta olması ve sonrasında Demokrat Parti'nin sivil haklar konusunda daha net bir tutum sergilemesi, muhafazakar Güney eyaletlerindeki seçmenlerin Cumhuriyetçi Parti'ye yönelmesinde kritik bir rol oynamıştır.
Cumhuriyetçi Parti'nin günümüzdeki ideolojik duruşu, muhafazakârlık ve ekonomik liberalizm temelinde şekillenmekte olup, özellikle göçmen politikaları gibi konularda Demokrat Parti'den belirgin farklılıklar sergilemektedir. Bu farklılıklar, partinin tarihsel evriminde, özellikle 1960'lı yılların ortalarında sivil haklar yasalarının çıkarılmasının ardından Güney eyaletlerindeki "Dixie Demokratlar" olarak bilinen muhafazakar kesimin Demokrat Parti'den ayrılması ve Cumhuriyetçi Parti'ye yönelmesiyle daha da derinleşmiştir. Bu durum, özellikle 1965 Sivil Haklar Yasası sonrasında Güney eyaletlerinde Cumhuriyetçi Parti'nin güçlenmesine ve parti sisteminde önemli bir dönüşüme yol açmıştır. Bu entegrasyon, partinin sivil haklar hareketine karşı çıkan kesimler için bir çekim merkezi haline gelmesine yol açmış, böylece özellikle güneydeki beyaz muhafazakarların Cumhuriyetçi Parti çatısı altında toplanmasını sağlamıştır. Bu koşullar, Cumhuriyetçi Parti'nin demografik yapısını büyük ölçüde etkilemiş, parti içinde Evanjelik ve Mormon Hristiyanların ile beyaz ana akım Hristiyanların ve Katoliklerin ağırlığını artırmıştır.
1972'de Richard Nixon'ın Güney'deki tüm eyaletleri kazanmasıyla modern Cumhuriyetçi rejimin temelini atmıştır. Nixon'ın bu başarısı, Barry Goldwater'ın 1964'teki başkanlık kampanyasında uyguladığı "Southern Strategy"nin daha rafine bir versiyonu olarak görülebilir; zira Goldwater da Sivil Haklar Yasası'na karşı çıkarak Güney'deki beyaz muhafazakar seçmenlerin dikkatini çekmeye çalışmıştı. Nixon'ın Güney Stratejisi, Demokrat Parti'nin ulusal düzeyde Afro-Amerikalıların sivil haklarına odaklanmasının Latin kökenlileri dışlanmış hissettirmesi ve onların başka partilere yönelme eğiliminde olması gibi faktörlerle birleşince, Cumhuriyetçiler için yeni seçmen tabanları oluşturma fırsatları sunmuştur. Bu bağlamda, Nixon'ın stratejisi, özellikle refah, ayrımcılığın kaldırılması ve suç gibi konularda Güney seçmenlerine hitap ederek, Cumhuriyetçi Parti için yeni bir taban sağlamıştır.
Bu stratejik yönelim, Demokrat Parti'nin geleneksel Güney tabanının erimesine yol açarken, Cumhuriyetçi Parti'nin öncelikli olarak beyaz Amerikalılar partisi olarak konumlanmasını sağlamıştır. Böylece bu durum, parti sisteminin yeniden düzenlenmesine yol açmış ve ABD siyasetinde partizan hizalanmaların etnik ve bölgesel temelde keskinleşmesine neden olmuştur. Richard Nixon'ın "Güney Stratejisi" özellikle ırksal çağrışımları olan söylemleri ve beyaz muhafazakar seçmenlere yönelik politikalarıyla dikkat çekmiş, bu durum partiler arası politikaların kutuplaşmasında önemli bir dönüm noktası olmuştur. Bu stratejinin bir parçası olarak, Cumhuriyetçi Parti 1960'lı ve 70'li yıllarda beyaz, muhafazakar seçmenleri mobilize etmek amacıyla ırkçı mesajları daha açık veya dolaylı bir şekilde kullanmıştır.
Amerikan siyasetinde partiler, seçmenlerin kendilerini ait hissettikleri kültürel grupların (ırk, din gibi) bir yansıması olarak giderek daha homojen hale gelmiş, bu da partiler arası ideolojik mesafeyi artırmıştır. Bu durum, özellikle 1960'lı yıllardan sonra Demokrat Parti'nin ayrılıkçı güneyli kesimler üzerindeki etkisini kaybetmesi ve ideolojik olarak daha tutarlı hale gelmesiyle belirginleşmiştir. Bu, liberal görüşlü bireylerin Demokrat Parti çatısı altında toplanması ve muhafazakarların Cumhuriyetçi Parti bayrağı altında birleşmesi şeklinde bir partizan ayrışma ile sonuçlanmıştır. Bu bağlamda, siyasi partilerin sadece politika tercihleri değil, aynı zamanda belirli sosyo-demografik profillerle özdeşleşmesi, bireylerin kendi kimliklerini yansıtan partiyi seçmelerini kolaylaştırmıştır. Artan polarizasyon, özellikle ırk, toplumsal cinsiyet ve din gibi konularda, Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin karşıt pozisyonlarla güçlü bir şekilde ilişkilendirilmesine yol açmıştır. Bu derin kutuplaşma, sadece siyasi elitlerin ve medyanın davranışlarıyla abartılmış algılanmaktan öteye geçerek, partizan-ideolojik ayrışma yoluyla kişilerin parti ve ideolojinin "doğru" kombinasyonuna yönelmesiyle açıklanmaktadır.
Amerikan siyasetinde bu farklılaşma, Sosyal Kimlik Teorisi'nin öngördüğü üzere, gruplararası bağlılığı ve grup dışı ayrışmayı teşvik eden bir dinamik sergilemektedir. Bireylerin siyasal kimlikleri ve inanç sistemleri, parti içi bireylere karşı olumlu, parti dışı bireylere karşı ise olumsuz duygusal değerlendirmelere yol açmaktadır. Bu durum, parti mensubiyetinin bireyin benlik kavramının önemli bir bileşeni haline gelmesiyle, siyasi tutumların sadece rasyonel tercihlerden ziyade duygusal bağlarla da şekillendiğini göstermektedir. Bu bağlamda, partizan kimliğin güçlenmesi, kişilerin kendi partilerine yönelik aidiyet duygusunu pekiştirirken, rakip partiye ve onun üyelerine karşı olumsuz tutumları ve önyargıları da beraberinde getirmektedir. Bu duygusal kutuplaşma, Amerikan seçmenleri arasında parti içi yakınlığı ve parti dışı düşmanlığı hem örtük hem de açık davranışsal göstergelerle belirgin bir şekilde artırmıştır.
Siyasal yelpazedeki ideolojik ayrımlar, grup içi dayanışmayı güçlendirirken, dış gruplarla kıyaslamalar yoluyla "öteki" kavramının pekişmesine ve sonuç olarak gruplararası farklılıkların abartılı bir şekilde algılanmasına neden olmaktadır. Bu, partizanlığın sadece seçim tercihlerini değil, aynı zamanda toplumsal aidiyetleri, kültürel değerleri ve günlük yaşam pratiklerini de derinden etkilediğini göstermektedir. Amerikan Ulusal Seçim Çalışması'ndan elde edilen veriler ve örtük tutum testleri, Amerikalıların partizan kimliğinin oldukça belirgin hale geldiğini ve bu durumun hem açık hem de örtük düzeyde rakip partiye karşı daha olumsuz tutumlar sergilemelerine yol açtığını göstermektedir. Bu durum, partiyle özdeşleşmenin zamanla bir bağlılık ve partizanlık haline dönüşerek hayat boyu devam etme eğiliminde olduğunu ve siyasal tercihin partizanlığa dönüştüğü yerde bireyin kendisini ayrıcalıklı hissetme yanılgısına kapıldığını işaret etmektedir. Parti aidiyetinin kişisel kimliğin merkezine yerleştiği ve adeta dinsel bir bağlılık gibi süreklilik arz ettiği Michigan Okulu'nun seçmen davranışı modelini desteklemektedir. Bu tür bir güçlü parti özdeşleşmesi, bireylerin kendi partilerini ideolojileriyle daha uyumlu görmelerine yol açarken, diğer yandan dış gruplara yönelik düşmanlığı artırarak ahlaki kutuplaşmayı şiddetlendirme potansiyeli taşır.
Son dönemlerde bazı ülkelerde parti sadakatinin zayıflaması ve ideolojiye dayalı oy kullanma eğiliminin azalmasıyla birlikte, seçmenlerin tercihlerinde dönemsel konuların ve kısa vadeli faktörlerin daha fazla etkili olduğu gözlemlenmektedir. Ancak, özellikle ABD bağlamında, bu tür kısa dönemli değişimlere rağmen partiye duyulan psikolojik bağlılık, bireylerin siyasal sosyalleşme süreçlerinde kazandıkları ideolojik yönelimlerin etkisiyle güçlenerek devam etmekte, hatta bir futbol takımı taraftarlığı gibi uzun süreli bir aidiyet hissi yaratmaktadır. Bu bağlılık, bireylerin çocukluk yıllarından itibaren aile ve çevre etkisiyle kazandıkları "psikolojik sevgi bağı" olarak tanımlanmakta olup, seçmenlerin çoğu zaman hayatları boyunca aynı partiye sadık kalmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda, partiyle psikolojik yakınlık, somut bir parti üyeliğinden veya sistematik bir militanlıktan ziyade, sürekli oy verme davranışı gibi partizanlık tezahürleriyle kendini göstermektedir.
Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Demokrat ve Cumhuriyetçi seçmenlerin Sosyal Kimlik Teorisi çerçevesinde analizi, parti aidiyetinin sadece bir siyasi tercih olmaktan öte, bireylerin sosyal ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılayan derin bir bağlılık biçimi olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu durum, siyasal katılım ve oy verme davranışları üzerinde önemli etkilere sahip olup, partizanlığın bireylerin kimliklerinin ayrılmaz bir parçası haline geldiğini göstermektedir. Bu nedenle, Demokrat ve Cumhuriyetçi partilere yönelik güçlü bağlılık, grup içi homojenliği artırırken, gruplar arası farklılaşmayı ve dolayısıyla siyasi kutuplaşmayı derinleştirebilir.
ABD siyasetinde gözlemlenen parti üyelerinin demografik, ideolojik ve kültürel açıdan giderek daha homojen hale gelmesi ve Mason'ın "sosyal ayrışma" olarak tanımladığı olgu ile ifade edilebilir. Bu sosyal ayrışma, Demokrat ve Cumhuriyetçi partilerin belirgin bir şekilde farklı sosyal kimlikleri temsil etmesine yol açmakta; örneğin, Demokratlar genellikle şehirli, düşük gelirli ve azınlık gruplarla özdeşleşirken, Cumhuriyetçiler kırsal, orta-üst sınıf ve beyaz seçmenlerle ilişkilendirilmektedir. Bu özdeşleşme, parti mensuplarının kendi grup normlarına ve değerlerine uygun hareket etme eğilimini güçlendirirken, karşıt gruplara yönelik olumsuz tutumları ve çatışma potansiyelini artırabilmektedir.
Kaynakça:
Abramowitz, A. I. (2018). From Strom to Barack: Race, Ideology, and the Transformation of the Southern Party System. American Review of Politics, 34, 207. https://doi.org/10.15763/issn.2374-779x.2013.34.0.207-226
Achouri, A. (2020). The rise of the Tea Party movement and its Impact on American Politics : a Study beyond a Mere Populist Conservatism. HAL (Le Centre Pour La Communication Scientifique Directe). https://tel.archives-ouvertes.fr/tel-03094628
Aktaş, A. (2021). he Effect Of The Conservative Identity Of The Parties On Shaping The Politıcal Preferences Of Youth. Pamukkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 8(2), 935. https://doi.org/10.17859/pauifd.1008312
Albayrak, H. Ş. (2019). Christian Zionism in the US: Its Roots, Founding Principles and Its Influence in American Politics. DergiPark (Istanbul University). https://dergipark.org.tr/tr/pub/darulfunun/issue/46747/586277
Alves, A. G. da C., & Rocha, D. (2021). A direita cristã nos Estados Unidos: usos do passado e projetos políticos (1980). Revista de História, 180, 1. https://doi.org/10.11606/issn.2316-9141.rh.2021.167217
Baldassarri, D., & Page, S. E. (2021). The emergence and perils of polarization. Proceedings of the National Academy of Sciences, 118(50). https://doi.org/10.1073/pnas.2116863118
Baribeau, E. (2014). Taxpayers and Homeowners, Forgotten Men, and Citizen-Workers: Theorizing Conservative Egalitarianism. Deep Blue (University of Michigan). https://hdl.handle.net/2027.42/110314
Bavel, J. J. V., & Pereira, A. (2018b). The Partisan Brain: An Identity-Based Model of Political Belief. Trends in Cognitive Sciences, 22(3), 213. https://doi.org/10.1016/j.tics.2018.01.004
Black, E. (2021). Competing Responses to the “New Southern Politics”: Republican and Democratic Southern Strategies, 1964-1976 (p. 151). https://doi.org/10.4324/9781315025674-13
Black, M. (2004). The Transformation of the Southern Democratic Party. The Journal of Politics, 66(4), 1001. https://doi.org/10.1111/j.1468-2508.2004.00287.x
Chélini-Pont, B., & Gayte, M. (2021). Christian politics in the United States from Donald Trump to Joe Biden: From extreme polarization to a closing of the God gap? HAL (Le Centre Pour La Communication Scientifique Directe). https://hal-amu.archives-ouvertes.fr/hal-03936785
Dinas, E. (2013). Does Choice Bring Loyalty? Electoral Participation and the Development of Party Identification. American Journal of Political Science, 58(2), 449. https://doi.org/10.1111/ajps.12044
Feathers, E. (2020). Nixon’s Southern Strategy: An Examination of the Role of Race in the 1968 and 1972 Presidential Campaigns. PDXScholar (Portland State University). https://pdxscholar.library.pdx.edu/younghistorians/2020/papers/18
Filindra, A., & Harbridge‐Yong, L. (2022). How Do Partisans Navigate Intra-Group Conflict? A Theory of Leadership-Driven Motivated Reasoning. Political Behavior, 44(3), 1437. https://doi.org/10.1007/s11109-022-09779-1
Fiorina, M. P., & Abrams, S. J. (2008). Political Polarization in the American Public. Annual Review of Political Science, 11(1), 563. https://doi.org/10.1146/annurev.polisci.11.053106.153836
From the Origins to Modern Relationships between the African American Community and the Republican Party. (2022). USA & Canada Economics – Politics – Culture, 9. https://doi.org/10.31857/s268667302209005x
Frymer, P., & Skrentny, J. D. (1998). Coalition-Building and the Politics of Electoral Capture During the Nixon Administration: African Americans, Labor, Latinos. Studies in American Political Development, 12(1), 131. https://doi.org/10.1017/s0898588x9800131x
Ganuthula, V. R. R., & Balaraman, K. K. (2025). The Triad of Modern Democracies: Money, Identity, and Information in Shaping Power and Legitimacy. arXiv (Cornell University). https://doi.org/10.48550/arxiv.2505.09124
Gennaioli, N., & Tabellini, G. (2018). Identity, Beliefs, and Political Conflict. SSRN Electronic Journal. https://doi.org/10.2139/ssrn.3300726
Gennaioli, N., & Tabellini, G. (2025). Presidential Address: Identity Politics. Econometrica, 93(6), 1937. https://doi.org/10.3982/ecta22269
Giles, M. W., & Hertz, K. (1994). Racial Threat and Partisan Identification. American Political Science Review, 88(2), 317. https://doi.org/10.2307/2944706
Green, D. P., & Platzman, P. (2022). Partisan Stability During Turbulent Times: Evidence from Three American Panel Surveys. Political Behavior, 46(1), 377. https://doi.org/10.1007/s11109-022-09825-y
Guillaume, L. B. a L. (2008). L’empire de la parole présidentielle : l’essor du bully pulpit au 20e siècle. HAL (Le Centre Pour La Communication Scientifique Directe). https://hal-normandie-univ.archives-ouvertes.fr/hal-02157280
Hartman, I. C. (2020). The Long Southern Strategy: How Chasing White Voters in the South Changed American Politics. Journal of American History, 107(3), 789. https://doi.org/10.1093/jahist/jaaa430
Hogg, M. A., Abrams, D., Otten, S., & Hinkle, S. (2004). The Social Identity Perspective. Small Group Research, 35(3), 246. https://doi.org/10.1177/1046496404263424
Hooker, J., & Tillery, A. (2017). The Double Bind: The Politics of Racial and Class Inequalities in the Americas Executive Summary. PS Political Science & Politics, 50(1), 250. https://doi.org/10.1017/s1049096516002687
Hopewell, A. (2017). Law and order : Nixon’s rhetoric and the Southern strategy. SHAREOK (University of Oklahoma; Oklahoma State University; Central Oklahoma University). https://hdl.handle.net/11244.46/1282
Hornung, J. (2022). Programmatic Action and Policy Processes. In International series on public policy (p. 17). Springer International Publishing. https://doi.org/10.1007/978-3-031-05774-8_2
Iyengar, S., & Krupenkin, M. (2018b). Partisanship as Social Identity; Implications for the Study of Party Polarization. The Forum, 16(1), 23. https://doi.org/10.1515/for-2018-0003
Iyengar, S., Lelkes, Y., Levendusky, M., Malhotra, N., & Westwood, S. (2018). The Origins and Consequences of Affective Polarization in the United States. Annual Review of Political Science, 22(1), 129. https://doi.org/10.1146/annurev-polisci-051117-073034
Iyengar, S., & Westwood, S. (2014). Fear and Loathing across Party Lines: New Evidence on Group Polarization. American Journal of Political Science, 59(3), 690. https://doi.org/10.1111/ajps.12152
KAPLOWİTZ, C. A. (2017). Beklenmedik Bir Politik Miras: Richard Nixon ve İspanyolca Konuşanlara Yönelik Politikaları. DergiPark (Istanbul University). https://dergipark.org.tr/tr/pub/jast/issue/52984/701063
Kapusızoğlu, M. (2025). Z Kuşağının Siyasal Tercihlerinin Anatomisi. Uluslararası Ekonomi İşletme ve Politika Dergisi, 9(2), 679. https://doi.org/10.29216/ueip.1674145
Kawahata, Y. (2023). Discussion of the Effect of Inter-group Sub-groups Using a Consensus Model Incorporating External Effective or Immobile Magnetic Fields. arXiv (Cornell University). https://doi.org/10.48550/arxiv.2311.01519
Kelkar, S. (2019). Post-truth and the Search for Objectivity: Political Polarization and the Remaking of Knowledge Production. Engaging Science Technology and Society, 5, 86. https://doi.org/10.17351/ests2019.268
Köse, H., & Bingöl, T. (2023). Türkiye Muhafazakâr Siyasetinde Kardeşlik ve Din Kardeşliği Söylemi: AK Parti Mitingleri. Üsküdar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9(16), 33. https://doi.org/10.32739/uskudarsbd.9.16.118
Kreiss, D., Lawrence, R. G., & McGREGOR, S. C. (2020). Political Identity Ownership: Symbolic Contests to Represent Members of the Public. Carolina Digital Repository (University of North Carolina at Chapel Hill). https://doi.org/10.17615/kcmk-3r63
Küçük, H. Ö., & Toklu, İ. T. (2020). SEÇİMLERDE OY VERME DAVRANIŞINI NE ETKİLER? Z KUŞAĞI ÜZERİNE BİR ARAŞTIRMA. Business And Management Studies An International Journal, 8(5), 4546. https://doi.org/10.15295/bmij.v8i5.1679
Kuziemko, I., & Washington, E. (2018). Why Did the Democrats Lose the South? Bringing New Data to an Old Debate. American Economic Review, 108(10), 2830. https://doi.org/10.1257/aer.20161413
Liberman, V., Samuels, S. M., & Ross, L.. The Name of the Game: Predictive Power of Reputations versus Situational Labels in Determining Prisoner’s Dilemma Game Moves. Personality and Social Psychology Bulletin, 30, 1175-1185.
Manioğlu, O. (2025). ABD’de Güncel Politik Bölünmelerin Kökeni: Obama-Trump Dönemlerinden Bugüne Beş Politika Alanı. DergiPark (Istanbul University). https://dergipark.org.tr/en/pub/kentusamder/issue/94514/1747994
Mason, L., & Wronski, J. (2018). One Tribe to Bind Them All: How Our Social Group Attachments Strengthen Partisanship. Political Psychology, 39, 257. https://doi.org/10.1111/pops.12485
Melby, S. (2022). Det amerikanske paradokset: politikk, samfunn, historie. Internasjonal Politikk, 80(4). https://doi.org/10.23865/intpol.v80.5140
Mulkay, M., & Gilbert, N. (1983). Opening Pandora’s Box. Surrey Research Insight Open Access (The University of Surrey). http://epubs.surrey.ac.uk/815226/
Oberlander, J. (2024). Polarization, Partisanship, and Health in the United States. Journal of Health Politics Policy and Law, 49(3), 329. https://doi.org/10.1215/03616878-11075609
Ojer, J., Cárcamo, D., Pastor‐Satorras, R., & Starnini, M. (2025). Charting multidimensional ideological polarization across demographic groups in the USA. Nature Human Behaviour, 9(10), 2027. https://doi.org/10.1038/s41562-025-02251-0
Palley, H. A. (2021). Race and Caste: Its Impact on the American Political System. Open Journal of Political Science, 11(3), 479. https://doi.org/10.4236/ojps.2021.113032
Pettersson, M. (2018). Identity in Political Opinion Formation: How Information Shapes the Influence of Citizens’ Identities on Political Opinions. In Research Portal Denmark. Technical University of Denmark. https://local.forskningsportal.dk/local/dki-cgi/ws/cris-link?src=ucl&id=ucl-75d96cc0-6d9d-4de9-8183-dc08c231b978&ti=Identity%20in%20Political%20Opinion%20Formation%3A%20How%20Information%20Shapes%20the%20Influence%20of%20Citizens%2019%20Identities%20on%20Political%20Opinions
Putri, N. A. D., Setiyono, B., Yuwono, T., & Erowati, D. (2023). Affective Polarization: Not Always Between Ingroup Vs Outgroup (Evidence from Twitter Conversation with Keywords Jokowi and PDIP). E3S Web of Conferences, 440, 3013. https://doi.org/10.1051/e3sconf/202344003013
Roberts, K. M. (2021). Populism and Polarization in Comparative Perspective: Constitutive, Spatial and Institutional Dimensions. Government and Opposition, 57(4), 680. https://doi.org/10.1017/gov.2021.14
Ross, L., & Ward, A.. Naive realism in everyday life: Implications for social conflict and misunderstanding. In T. Brown, E. S. Reed, & E. Turiel, Values and Knowledge (pp. 103–135). Hillsdale, NJ: Erlbaum
Sager, M., White, C. R., & Marks, K. (1998). Economic Revitalization and Resource Protection in Rural Mountain Communities. Carolina Digital Repository (University of North Carolina at Chapel Hill). https://doi.org/10.17615/xm9h-6d36
Smidt, C. D. (2025). On Polarization and Partisan Attachments: Greater Consistency but not Greater Strength. Political Behavior. https://doi.org/10.1007/s11109-025-10085-9
Sukhoverkhov, K. K. (2023). Foreign Policy Approaches in the US Political Parties Platforms in the XXI Century: Similarities and Differences. Post-Soviet Issues, 10(3), 265. https://doi.org/10.24975/2313-8920-2023-10-3-265-280
Tappin, B. M., & McKay, R. (2017). Moral Polarization and Out-Party Hostility in the US Political Context. https://doi.org/10.31234/osf.io/4fxb3
Tønnessen, A. T. (2003). Hunting Where the Ducks Are : Barry Goldwater’s Contribution to the Republican Takeover to the Solidly Democratic South in Presidential Elections [University of Oslo]. In Duo Research Archive (University of Oslo). http://hdl.handle.net/10852/25559
Tonry, M. (2010). The Social, Psychological, and Political Causes of Racial Disparities in the American Criminal Justice System. Crime and Justice, 39(1), 273. https://doi.org/10.1086/653045
Valentino, N. A., & Sears, D. O. (2005). Old Times There Are Not Forgotten: Race and Partisan Realignment in the Contemporary South. American Journal of Political Science, 49(3), 672. https://doi.org/10.1111/j.1540-5907.2005.00136.x
Vallone, R. P., Ross, L., & Lepper, M. R.. The hostile media phenomenon: Biased perception and perceptions of media bias in coverage of the Beirut massacre. Journal of Personality and Social Psychology, 49, 577–585. https://doi.org/10.1037/0022-3514.49.3.577
West, E., & Iyengar, S. (2020). Partisanship as a Social Identity: Implications for Polarization. Political Behavior, 44(2), 807. https://doi.org/10.1007/s11109-020-09637-y
Williams, D. R. (2023). The case for partisan motivated reasoning. Synthese, 202(3). https://doi.org/10.1007/s11229-023-04223-1
Zimmer, T. (2019). Reflections on the Challenges of Writing a (Pre-)History of the “Polarized” Present. Modern American History, 2(3), 403. https://doi.org/10.1017/mah.2019.32


Osmanlı kayıtlarında “Adet-i Ağnam”, “Resm-i Ganem” olarak da geçen Ağnam Vergisi, şer’i vergiler kapsamında koyun ve keçi gibi küçükbaş hayvan sayısına bağlı olarak tahsil edilmekteydi. Genellikle, hayvanların kuzulama ve doğurma döneminden sonraki nisan ve mayıs aylarında toplanmaktaydı. Duruma ve coğrafi bölgeye göre değişiklik göstermekle birlikte genel olarak iki koyun veya keçi karşılığı bir akçe şeklinde uygulanmaktaydı.

1979 İran İslam Devrimi, sadece bir rejim değişikliği değil, Şii teopolitiğinde devrimsel bir paradigma değişimidir. Ayetullah Humeyni, klasik ‘beklemeci’ Şii teorisini yıkarak Velayet-i Fakih doktrinini ortaya koymuştur. Humeyni’ye göre, Masum İmam’ın yokluğunda devletin yönetimi, İslam hukukunda uzman olan adil bir fakihin elinde olmalıdır. Bu, ulemanın sadece dini işlere rehberlik etmesi değil, devletin tüm kademelerinde mutlak otorite sahibi olması demektir.