
Cenevre’de Hassas Terazi: ABD-İran Mutabakatı Bir Barış Dönüm Noktası mı, Yoksa Stratejik Bir Nefes Borusu mu?
- DADr. Ekin Can AslantürkUluslararası İlişkiler Uzmanı
15 Haziran 2026 tarihi itibarıyla küresel siyasetin en büyük ve en beklenmedik diplomatik gelişmelerinden birine tanıklık ediyoruz. Pakistan, Türkiye ve Katar gibi aktörlerin yoğun arabuluculuk çabaları sonucunda, ABD ve İran arasında 28 Şubat 2026'da patlak veren savaşı bitirecek bir Mutabakat Zaptı üzerinde uzlaşı sağlandı. Resmi imza töreninin 19 Haziran Cuma günü İsviçre’nin Cenevre kentinde yapılacağı hem ABD Başkanı Donald Trump hem de İran kanadı tarafından doğrulandı.
Ancak bu adım, "nihai ve pürüzsüz bir barış anlaşması" mı, yoksa "anlaşmak için yapılmış geçici bir ateşkes ve nefes alma alanı" mı sorularını da beraberinde getiriyor. İsviçre'de imzalanacak olan metin, teknik anlamda her şeyi çözen nihai bir barış anlaşması değil; bir çerçeve mutabakatı ve yol haritasıdır. Yani taraflar aslında "kesin bir anlaşmaya varmak üzere bir müzakere sürecini başlatma" konusunda el sıkışmışlardır. Temel maddelerin omurgası belli ancak detaylar önümüzdeki süreçte belli olacak. Taraflar 19 Haziran 2026 Cuma günü ana ilkelerde (Hürmüz Boğazı'nın açılması, ABD ablukasının kalkması, paraların iadesi) el sıkışması bekleniyor. Önümüzdeki 60 gün boyunca teknik heyetler masaya oturup, İran'ın elindeki nükleer stokların nasıl imha edileceğini ve ambargoların kalıcı olarak nasıl kaldırılacağını madde madde kaleme alacaklar. [1]
Trump geçmişte de masayı defalarca devirip geri döndü. Geçtiğimiz günlerde bile "İran nükleer anlaşmayı kabul etmezse bombalarım" tehdidinde bulundu ancak Hürmüz Boğazı'nın açılması taahhüdünü alınca saldırı emrini iptal ettiğini açıkladı. Trump için Kasım ayındaki ABD ara seçimleri öncesinde iç kamuoyuna büyük bir diplomatik zafer sunma ihtiyacı, onu masada tutan en büyük siyasi motivasyon olduğu açık. Yaklaşık 4 aydır süren ve Körfez'i felç eden savaş, her iki devleti de lojistik ve siyasi sınırlarına getirdi. Bu 60 günlük süre, iki başkentin de askeri güçlerini konsolide etmesi ve stratejik nefes alması için bir "ara dönem" niteliğindedir.
Trump: Let the Oil Flow!
Savaşın başlamasıyla birlikte İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması ve deniz ablukaları, küresel bir enerji krizini tetikledi. ABD halkı İran kadar büyük bir ambargo ve yıkım yaşamasa da ciddi bir ekonomik darboğaz ve enflasyonist baskıyla karşı karşıya kaldı. ABD halkı her ne kadar İran gibi doğrudan bir askeri ablukayla karşılaşmamış olsa da, küresel enerji krizinin tetiklediği enflasyonist baskı, akaryakıt fiyatlarındaki önlenemez yükseliş ve tedarik zincirlerinin kırılması nedeniyle ciddi bir ekonomik darboğaza girdi. Bu durum, Trump yönetimini askeri kararlılıktan ziyade, ekonomik realizme yönelmeye mecbur bıraktı. Cuma günü İsviçre'de imzalanacak olan mutabakat, tam da bu ekonomik sıkışmışlığı aşmayı hedefleyen karşılıklı ve geçici tavizler üzerine kurulu.
ABD'nin en büyük geri adımı, savaşın başından beri uyguladığı deniz ablukasını gevşetme kararıdır. İsviçre’deki imzaların ardından, İran limanlarını çevreleyen Amerikan Donanması ablukası kademeli olarak kaldırılacak. Buna ek olarak Trump yönetimi, 60 günlük müzakere süresi boyunca İran’a sınırlı bir petrol ihraç muafiyeti tanımayı kabul etti. En kritik finansal taviz ise, İran’ın uluslararası bankacılık sisteminde dondurulmuş olan milyarlarca dolarlık varlığının, nükleer taahhütlerin yerine getirilme hızına bağlı olarak aşamalı olarak serbest bırakılacak olmasıdır.[2]
Buna karşılık Tahran yönetimi, küresel ekonominin şah damarı olan Hürmüz Boğazı’nı ilk 30 gün içinde deniz mayınlarından temizleyerek uluslararası ticari gemilerin ücretsiz geçişine açmayı taahhüt etti. Savaş döneminde dayattığı gayriresmi "seyrüsefer ücreti" veya geçiş vergisi taleplerini de 60 gün boyunca tamamen askıya alacak. Askeri ve nükleer alanda ise İran, elindeki en büyük kozu masaya sürdü: Silah sınıfına yakın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının bir kısmını, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) gözetiminde seyreltmeye başlayacak. Trump'ın "Gidip o nükleer tozu alacağız" söyleminin sahaya yansıması, İran'ın bu seyreltme sürecini kabul etmesiyle somutlaştı.
Bu esnetme adımlarının temel amacı, piyasalara acil bir nefes borusu sağlamaktır. Trump'ın imza öncesi "Gemiler motorları çalıştırsın, petrol aksın" açıklaması, dünya petrol fiyatlarında anında aşağı yönlü bir kırılma yarattı. Petrol fiyatlarının düşmesi, ABD iç pazarındaki akaryakıt maliyetlerini düşürerek Trump’ın yaklaşan ara seçimler öncesi enflasyonu dizginlemesini sağlayacak. Bölgedeki lojistik ve sigorta risk primlerinin düşmesiyle birlikte, küresel ticaret rotaları da derin bir nefes alacaktır. Ancak unutulmamalıdır ki bu ekonomik alışveriş, 60 günlük bir "deneme süresi" için geçerlidir; taraflardan biri taahhüdünü bozduğu an ambargolar ve ablukalar çok daha sert bir şekilde geri dönecektir.
İsrail’in İtirazı ve Sabotaj Riski
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, bu anlaşmaya en başından beri şiddetle karşı çıkıyor. Trump, Netanyahu için "Çok zor bir adam ama dürüst olmak gerekirse bize şükran duymalı, İran'ın nükleer silahı olsaydı İsrail iki saat ayakta kalamazdı" diyerek Tel Aviv'i bypass ettiğini açıkça itiraf etti[3]. İsrail Güvenlik Kabinesi ise "Güvenliğimizi sağlamayan bu anlaşmaya ortak değiliz, bizi bağlamaz" açıklaması yaptı. Bu durum, İsrail’in anlaşmayı sabote etmek için her an tek taraflı bir askeri operasyon yapabileceği riskini doğuruyor.[4]
İran Dışişleri, anlaşmanın Lübnan dahil tüm cephelerde askeri operasyonları "derhal ve kalıcı olarak" bitireceğini ilan etti. Ancak sahada tam tersi bir tırmanış var; İsrail, Lübnan’a yönelik saldırılarını artırdı. İsrail, Hizbullah tamamen silahsızlandırılmadan kuzey sınırında bir ateşkesi kabul etmek istemiyor. İran ise Lübnan’ı kendi "ileri güvenlik şeridi" olarak gördüğünden, Hizbullah’ın tamamen denklem dışı kalmasına izin vermeyebilir. Bu durum, Cenevre'de atılacak imzaların sahada karşılık bulmasını zorlaştıran en büyük kördüğüm olma potansiyeli taşıyor.
Sonuç olarak, Cuma günü İsviçre'de gerçekleşecek olan tören, tarafların birbirini yok edemeyeceğini anladığı bir stratejik kilitlenme durumunun ürünüdür. ABD ekonomik darboğazı aşmak ve petrol akışını sağlamak; İran ise askeri ablukayı kırıp rejimini ekonomik çöküşten kurtarmak için masaya oturmuştur.
Bu bir nihai barış anlaşması değil, şiddeti kontrol altına alma ve şartlı bir ateşkes denemesi şeklinde yorumlanmaktadır. Kararlılık mevcuttur çünkü her iki liderin de (Trump ve Hamaney/İran yönetimi) şu an buna ihtiyacı var. Ancak İsrail'in dışarıda bırakıldığı, Lübnan'da silahların susmadığı ve nükleer stokların imhasına dair teknik detayların netleşmediği bu yapı, pamuk ipliğine bağlıdır.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Uluslararası Siyaset, Adalet ve Toplum Araştırmaları Merkezi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.
[1] https://www.aljazeera.com/news/2026/6/15/us-iran-to-sign-a-peace-deal-on-friday-what-we-know-so-far
[2] https://www.aljazeera.com/news/2026/6/15/us-iran-to-sign-a-peace-deal-on-friday-what-we-know-so-far
[3] https://www.timesofisrael.com/liveblog_entry/trump-calls-netanyahu-very-difficult-guy-says-attacks-on-iran-could-resume-if-nuclear-deal-not-reached/
[4] https://www.timesofisrael.com/trump-claims-us-iran-deal-to-be-signed-sunday-no-confirmation-from-tehran/
İlgili Yayınlar

Trump'ın Savaşı, Trump'ın Barışı mı? İran Savaşı’nda Mutabakat Arayışı
Trump'ın dış politika performansına ilişkin akademik tartışmalarda sıkça gündeme gelen bir diğer konu da "kriz üretip çözüm sunma" yöntemidir. Bu yaklaşıma göre Trump, önce sert söylemler ve baskı araçlarıyla bir kriz atmosferi oluşturmakta, ardından bu krizi çözen lider olarak öne çıkmayı hedeflemektedir. Önce maksimum baskı politikasıyla tırmandırılan gerilim, daha sonra diplomatik başarı anlatısına dönüştürülmeye çalışılmaktadır.

Ermenistan Seçimlerinin Kaybedeni Moskova!

İran–İsrail–ABD Geriliminin Jeopolitiği: İsrail’in Güvenliği mi, Küresel Güç Rekabeti mi?
Bu çalışma, XXI. yüzyılın ilk çeyreğinde Orta Doğu coğrafyasında tecessüm eden İran–İsrail–ABD eksenindeki çok katmanlı askeri ve diplomatik krizleri, tarihsel süreklilik ve modern jeopolitik teoriler muvacehesinde analiz etmeyi amaçlamaktadır. 2026 yılının ilk yarısında topyekûn bir bölgesel çatışmaya tahvil olan bu gerilim, ana akım uluslararası ilişkiler söylemlerinde ekseriyetle "İsrail'in varoluşsal güvenliği" parantezine sıkıştırılmaktadır. Ancak tarihsel materyalist ve jeostratejik veriler, meselenin mikro bir güvenlik krizinden ziyade, Avrasya anakarasındaki küresel güç alanlarının yeniden taksimi ve hegemonya mücadelesiyle doğrudan ilintili olduğunu göstermektedir. Makalede, Halford Mackinder ve Nicholas Spykman’ın klasik jeopolitik teorileri referans alınarak; Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, enerji koridorlarının güvenliği, transatlantik ittifakın tarihsel rolü ve güvenlik stratejisti İsmail Cingöz’ün Avrasya eksenli yaklaşımları analitik bir süzgeçten geçirilmektedir.
