
ABD-İran Çatışmasını Strateji Dersi Olarak Okumak
- ÖKÖmer KalaycıUluslararası Güvenlik ve Terörizm Uzmanı
Giriş
Prusyalı General ve askeri teorisyen Carl von Clausewitz’in "savaşın politikanın başka araçlarla devamı olduğu" temel ilkesi, 28 Şubat 2026 yılı itibarıyla başlayan öncesinde ABD-İsrail ve sonrasında ABD-İran arasında gerçekleşen çatışmalar, küresel güçlerin lojistik damarlarını kontrol etme mücadelesinde yeniden önemini ve stratejik değerini artırdığı gözlemlenmiştir. Bugün ABD ve İran arasında cereyan eden çatışma, geleneksel bir askerî müdahale olmanın ötesine geçerek; enerji hatlarının, ticaret koridorlarının ve küresel tedarik zincirlerinin birer "kıtlık yönetimi" aracı olarak kullanıldığı çok boyutlu bir sistem krizine dönüşmüştür.
Başlangıçta diplomatik istikrarı tesis etmesi beklenen mutabakat zaptları, tarafların güç odaklı yorumları neticesinde "yıkıcı bir belirsizlik" sarmalına dönüşmüş; bu durum bölgeyi ve uluslararası politik sistem ile ticareti bir "tükenmişlik dengesi" içerisine hapsetmiştir. ABD’nin, İran’ı kısa süreli askerî operasyonlarla teslim alabileceği yanılgısı, Tahran’ın 1991 Irak ve 2012 Suriye modellerinden elde ettiği "stratejik sabır" ve "sindirme" doktrini karşısında ciddi bir sınav vermektedir. Bu çalışma, İran’ın, konvansiyonel bir askerî zafer arayışı yerine, Hürmüz Boğazı'ndaki enerji akışını denetleyerek küresel ekonomiyi kontrollü bir "kıtlık şokuna" maruz bırakma stratejisini, Transatlantik İttifakı'nın yaşadığı güven bunalımı ile ilişkilendirerek ele almaktadır.
Bu karmaşık ve bir o kadar da belirsizlik denkleminde, Transatlantik bloğun merkezinde yaşanan güven erozyonu, bölgesel oyunun kurallarını yeniden belirlemektedir. İkinci Trump dönemi ile Washington’un müttefiklik ilişkilerini "ticari bir işlem" olarak kodlayan tutumu, Avrupa’nın güvenlik arayışlarını derinleştirmiştir. Bu durum Türkiye’nin "dengeleyici" rolünü, bölgesel istikrar için vazgeçilmez bir stratejik zorunluluk konumuna yükseltmiştir. Türkiye; başta Kıbrıs ve Ege hattındaki mevcut durum erozyonuna karşı gösterdiği direnci, küresel krizlerdeki aktif arabuluculuk pratiğiyle birleştirerek "oyun kurucu" bir merkez ülke olarak öne çıkmaya çalışmaktadır. Bu makale; tarafların mevcut çatışma ortamından genel kabul gören bir barışa değil, ancak "yönetilebilir bir rekabete" (Vietnam Modeli) dönüştüğünü savunmakta, Türkiye’nin bu dönüşüm sürecindeki çok yönlü jeopolitik konumunu analiz etmektedir. Sonuç olarak çalışma, Türkiye’nin enerji transit merkezi olma isteğini, bölgesel kargaşa ortamından küresel bir güç odağına dönüşmenin en somut ve stratejik yol haritası olarak konumlandırmaktadır.
Stratejik Empati Eksikliği ve Kısa Savaş Yanılgısı
ABD-İran çatışmasının başlangıç evresinde Waşington’u stratejik bir çıkmaza sürükleyen temel etken, askerî üstünlüğün siyasi sonuçları hızlıca tayin edeceği yönündeki "kısa süreli savaş" yanılgısı oldu. Stratejik planlama literatüründe bir devletin, hasım/düşmanının dünyayı nasıl algıladığını, tarihsel ve kültürel hafızasını ve varoluşsal direnç eşiklerini kavrayamaması, "stratejik empati noksanlığı" olarak tanımlanır. Bu eksiklik, yalnızca bir istihbarat zaafı olmanın ötesinde aynı zamanda, düşmanın rasyonalitesini kendi normatif çerçevesiyle okumaya çalışan bir "stratejik kibir" göstergesidir (Brands, Trump’ın İran Yanılgısı).
Trump liderliğinde ABD yönetimi, başlatılan hava harekâtlarının İran rejimini hızlı bir çöküşe veya en azından sembolik de olsa yönetilebilir bir karşılık vermeye zorlayacağı varsayımı üzerine bir kurgu inşa etmiştir. Ancak bu yaklaşım, Tahran yönetiminin "stratejik derinlik" ve rejimin hayatta kalma refleksleri üzerine kurulu, çok katmanlı savunma doktrinini tamamen göz ardı etmiştir. Tahran, merkezi olmayan komuta-kontrol mekanizmaları ve bölgesel vekil güç ağlarını da kullanarak, ABD’nin konvansiyonel baskısını asimetrik bir yıpratma sürecine dönüştürmeyi başarmıştır.
Düşmanını kendi istediği şekilde davranmaya zorlayamayan Trump ve ekibi, bu planlama hatası neticesinde stratejik belirsizlik ortamında, ucu açık ve maliyeti ve sürekli artan bir çatışma sarmalına hapsolmuştur. Bu durum, stratejik yetkinlikteki bir asimetrinin, askerî güçteki çok daha büyük bir asimetriyi nasıl etkisizleştireceğini modern literatürdeki en çarpıcı kanıtlarından biridir (Brands, Structure, Strategy, and American Power). Nihayetinde, ABD’nin düşmanına dair gerçekçi bir iç bakış geliştirememesi, savaşın amaçları ile kullanılan araçlar arasındaki uçurumu derinleştirmiş ve çatışmayı bir "nihai durum" planından yoksun bir sürece sürüklemiştir.
Sürdürülebilir Yıpratma ve "Stratejik Sabır" Doktrini
Tahran yönetiminin, çatışma sürecinde sergilediği tutum, geleneksel bir askerî zafer arayışından ziyade, mevcut rejimin varlığının devamını merkeze alan bir stratejik sabır doktrinine dayanmaktadır. Tahran, konvansiyonel askerî üstünlük karşısında doğrudan meydan okumak yerine, "mevcut saldırıları sindirme" ve "fırtınayı atlatma" stratejisine kilitlenmiştir. Bu kilitlendiği yaklaşım, rejimin çekirdek yapılarını korumayı, dış baskıların yarattığı şoku sindirdiği ve zaman içinde yeniden toparlanmayı hedefleyen çok katmanlı bir savunma mekanizmasına dönüşmüştür (Middle East Institute [MEI], 2026).
İran’ın bu refleksine bakıldığında, tarihsel tecrübelerle de paralellik gösterdiği görülmektedir. Örneğin Birinci (1991) Körfez Savaşı sonrasında Irak lideri Saddam Hüseyin’in, Irak’ı ve 2012 yılından itibaren Beşar Esad yönetimindeki Suriye, büyük askerî operasyonlar ve yıkıcı müdahaleler karşısında benzer bir "hayatta kalma" pratiği sergilemiştir. Her iki rejim de tam toprak kontrolünü kaybetmiş ve kabiliyetleri ciddi oranda zayıflamış olmasına rağmen, merkezdeki iktidar yapılarını korumayı başarmışlardır (MEI, 2026). İran, bu örneklerden yola çıkarak; askerî kayıpları kabul etmenin, rejimin stratejik derinliğini korumak adına makul bir maliyet olduğu sonucunu yutkunarak da olsa kabul etmiştir.
Tahran’ın bu stratejisini, sadece askerî bir savunma bağlamında değil yanı sıra siyasi bir zaman kazanma girişimi olarak okumak da mümkündür. Rejim, çatışmanın yarattığı yıkımı, "değerlendirme, uyum sağlama ve yeniden örgütlenme" süreci için bir fırsat olarak kullanmıştır. Bu bağlamda İran; “Kürdistan, Sistan-Belucistan veya Huzistan” gibi nüfus yoğunluğu yüksek bölgelerdeki iç huzursuzluk risklerini dahi, rejimin hayatta kalma refleksleri karşısında ikincil birer tehdit olarak değerlendirmiştir. Nihai hedef, anlık bir devrimci değişimden ziyade, rejimin parçalı da olsa ayakta kalmasıydı. İran rejiminin bu doktrini, Savaş Üzerine adlı eserde Clausewitzci yaklaşımda "direnişin gücü" kavramıyla birleştiğinde; İran’ın, dış saldırıların yarattığı savaş yorgunluğunu kendi lehine bir zaman dilimine dönüştürerek, ABD’nin "kısa süreli savaş" beklentisini stratejik bir belirsizlik sarmalına soktuğunu kanıtlayan en somut örnektir.
Sonuç olarak İran, askerî gücünü bir tüketim aracı olarak kullanmak yerine, çatışmayı zamana yaymış; ABD ve müttefiklerini bir yıpratma tuzağına çekmiştir. Bu stratejik sabır, sadece bir savunma refleksi olmanın ötesinde, aynı zamanda küresel güçlerin bölgedeki sürdürülebilirlik kapasitesini test eden bir "siyasi dayanıklılık" göstergesidir.
Askerî Ekonomi ve Aşındırma Stratejisi: Mühimmatın "Stratejik Kullanımı"
İran’ın, zaman zaman dinlenme molaları ile birlikte genel olarak çatışma boyunca sergilediği tutum, modern füze ve İHA doktrininin sadece hedef odaklı kalmadığını, yanı sıra İsrail ve Körfez ülkelerinin hava savunma kapasitelerini "ekonomik olarak tüketme" üzerine kurgulanabileceğini göstermiştir. Tahran, savaşın başlangıcında sergilediği yoğun ateş gücünü, ilerleyen günlerde bilinçli olarak azaltmıştır. Örneğin, savaşın ilk günlerinde 480 balistik füze ve 720 SİHA fırlatan İran’ın, saldırıların 9. gününde bu sayıları 40 füze ve 60 SİHA seviyesine çekmesi, bir askerî yenilgiden ziyade "stok disiplini" ve "aşındırma stratejisi" olarak okunmalıdır (ORSAM, ABD/İsrail-İran Savaşı ve Bölgesel Yansımaları).
İran rejiminin bu savunma ve kontrollü mühimmat yönetimine bakıldığında, karşımıza üç temel stratejik amaç çıktığı gözlemlenmiştir:
Hava Savunma Ekonomisinin Çökertilmesi: Modern hava savunma sistemleri, bir balistik füzeyi etkisiz hale getirmek için genellikle çok daha maliyetli olan birden fazla önleyici füze ateşlemek zorundadır. İran’ın "sürüler halinde" gönderdiği düşük maliyetli İHA’lar, ABD ve müttefiklerinin pahalı savunma sistemlerini gereksiz yere çalıştırmasına ve kritik mühimmat stoklarının hızla tükenmesine neden olmuştur (SETA, ABD ve İsrail’in Saldırıları: Mühimmat Üretimi ve Stok Derinliği).
Sürdürülebilirlik Mesajı: Tahran, "kısa süreli savaş" beklentisiyle hareket eden ABD yönetimine karşı, "çok uzun süreli bir yıpratma savaşına hazırız" mesajı vererek stratejik bir sabır sınavı uygulamıştır. Mühimmat kullanımını zamana yaymak, karşı tarafın psikolojik olarak savaşın uzayacağı korkusunu tetiklemiştir.
Mobilite ve Saklanma: İran, fırlatıcılarının (TEL) büyük bir kısmını mobil tutarak ve komuta-kontrol ağını dağınık bir yapıda kurgulayarak, ABD’nin "okçuyu vurma" odaklı önleyici saldırılarını boşa çıkarmıştır. Bu, Clausewitz’in "savaşta savunmanın daha güçlü bir biçim olduğu" teorisinin, modern İHA ve füze teknolojisiyle güncellenmiş haline en tipik örnek teşkil etmiştir.
Yukarıda izahına çalıştığım üç temel stratejik amaç bakımından İran, askerî gücünü bir tüketim aracı değil, Hürmüz Boğazı ve Babül Mendeb’i de etkisi altına alacak küresel ekonomiyi rehin tutan ve ABD’nin maliyet-fayda hesabını bozan birer siyasi manivela olarak kullanmıştır. ABD, hedef sıkıntısı çekmemesine rağmen, başkan Trump’ın her ekrana çıkışında İran’ı perişan ettik, on kat daha fazla misliyle karşılık verdik” söylemlerinin İran’ın asimetrik ekonomi-politik direncini kıramadığını, stratejik üstünlüğün sadece ne kadar vurduğun ile değil, nasıl ve ne kadar verimli vurduğun ile ilişkili olduğunu kanıtlamıştır.
Güç Denkleminin Değişimi: Üretimden "Kıtlık Yönetimine"
İran’ın Hürmüz Boğazı'nı askerî bir savunma hattından öte küresel bir "kıtlık manivelası" olarak kurgulaması, modern çatışma literatüründe güç tanımlarının üretim kapasitesinden, erişim kontrolüne dönüştüğünü göstermektedir. Geleneksel yaptırım, rejimleri, hedef alınan ülkeyi dış dünyadan izole ederek cezalandırmayı amaçlarken; İran, mevcut çatışmayı bu izolasyon paradigmasını tersine çevirecek bir araca dönüştürmüştür. Tahran için askerî başarının nihai tanımı, savaş sahasındaki taktiksel galibiyet değil, Hürmüz Boğazı’ndaki enerji akışındaki kesintiyi sürdürülebilir kılarak küresel ekonomide kontrollü bir "daralma şoku" yaratmaktır (Global Panorama, 2026).
Bu yaklaşım, stratejik olarak üretim üzerinde kontrol ile kıtlığın dağıtımı üzerinde kontrol arasındaki farkı ortaya koyar. Yaptırımlar statik bir şekilde tek bir ülkeyi hedef alırken, İran’ın uyguladığı kıtlık yönetimi stratejisi; Asya’nın enerji arzını, Avrupa’nın sanayi üretimini ve ABD’nin jeopolitik planlarını eşzamanlı olarak deyim yerindeyse rehin almıştır. İran, bu yöntemle çatışmanın sonuçlarını tek başına belirlemek yerine, tüm küresel aktörleri kendi ekonomik kırılganlıkları üzerinden sonuçları şekillendirme metodunu zorlamayı tercih etmiştir.
Stratejik açıdan bakıldığında bu durum şu dersi vermektedir: "Yaptırımlar tek bir ülkeyi cezalandırır; ancak kıtlık yönetimi, tüm küresel aktörleri şok etme veya taviz verme arasında bir tercihe zorlar" (Global Panorama, 2026). İran, bu stratejiyle güç dengesini konvansiyonel askerî güç kapasitesinden, kritik geçiş noktalarının "akış denetimine" taşımıştır. Eğer küresel petrol arzı kısıtlı kalmaya devam ederse, ortaya çıkan daralma eşit bir dağılım göstermeyecek; dolayısıyla bu da hangi aktör/aktörlerin daha hızlı ekonomik daralmaya gireceğini belirleyen bir "dayanıklılık yarışı" başlatacaktır.
Bu bağlamda İran rejimi; Hürmüz Boğazı'ndaki hâkimiyetini, ABD’nin "maksimum baskı" politikasını etkisizleştiren siyasi bir şemsiye olarak kullanmayı sürdürmektedir. ABD’nin geleneksel anlamda bir "zafer" (rejim değişikliği veya Nükleer tam caydırıcılık) arayışı, bu "kıtlık dağıtımı" mekanizması karşısında etkisiz kaldığı görülmektedir. Dolayısıyla Tahran; askeri zafer elde etmenin ötesinde, küresel sistemin "sıkışmışlık" hissini diri tutarak, ABD ve müttefiklerini bir diplomasi masasına veya daha geniş bir tavizler sarmalına çekmeyi başardığı görülmektedir. Bu, üretim gücünün değil, aksaklık yaratma kapasitesinin asimetrik bir güç kaynağına dönüştüğü yeni bir jeopolitik evredir.
Coğrafi Kapasite ve Asimetrik Maliyetler: Hürmüz’ün Stratejik Manivelası
İran’ın konvansiyonel askerî güçteki belirgin dezavantajını telafi etme yöntemi, coğrafi konumunu aktif bir stratejik aygıta dönüştürme kapasitesinde belirginleşmiştir. Tahran, Hürmüz Boğazı'nın dünya enerji arzı için taşıdığı "kritik dar boğaz" niteliğini, askerî bir savunma hattından ziyade küresel ekonomik düzeni ters yüz eden bir stratejik manivela olarak kurgulamış ve kullanmıştır. Bu durum, stratejide "coğrafi zorunlulukların askeri doktrinle uyumu" olarak adlandırılır (Brands, Structure, Strategy, and American Power).
İran’ın bu stratejisi, sadece fiziki bir ablukayı değil, aynı zamanda sigorta maliyetleri, petrol fiyatlarındaki belirsizlik hâlini, yanı sıra küresel tedarik zinciri üzerindeki psikolojik baskıyı da içine alan geniş bir "ekonomik yıpratma" modelidir. ABD'nin askerî üstünlüğü, hedefleri yok etme konusunda tartışmasız bir başarı sergilese de, çatışmanın sonuçlarını siyasi bir başarıya dönüştürecek tutarlı bir "nihai durum" planından yoksun kalması, askerî zaferi stratejik bir kazanıma dönüştürmesini engellemiştir (Brands, Trump’ın İran Yanılgısı). Bu durum tam da Clausewitz’in belirttiği gibi, "savaşta hedefe ulaşmak, ancak eldeki araçların (askerî, ekonomik, diplomatik) siyasi amaçla tam bir uyum içinde olmasıyla mümkündür" görüşünü doğrulamaktadır. Waşington yönetimi, İran konusunda hedef sıkıntısı çekmemesine karşın, çok açık şekilde Tahran rejiminin uyguladığı bu asimetrik ekonomi-politik direncini kırmak için gerekli olan "siyasi irade ve sürdürülebilirlik" dengesini kuramadığı görülmektedir.
Bu asimetrik dengeyi mümkün kılan bir diğer önemli husus, İran’ın mühimmat kullanımındaki "stratejik verimlilik" disiplinidir. Tahran, elindeki füze ve İHA dökümünü, ABD’nin maliyetli hava savunma sistemlerini (örneğin Patriot veya Aegis platformlarını) tüketmek üzere kullanmıştır. Çatışmanın ilerleyen evrelerinde, fırlatılan mühimmatın yoğunluğunu kontrol altına alarak "sürdürülebilir bir yıpratma" süreci başlatması, ABD'nin "kısa süreli savaş" beklentisini boşa çıkarmıştır. Böylece İran rejimi, askerî gücünü bir "tüketim aracı" değil, küresel ekonomiyi rehin tutan siyasi bir koz olarak kullanmıştır (Crisis Group, US-Iran Memorandum: Life Support).
Sonuç olarak, stratejik yetkinlikteki bu asimetri, askerî güçteki çok daha büyük bir asimetriyi etkisiz kılabilmiştir. İran'ın coğrafi avantajları, hem lojistik bir savunma kalkanı oluşturmuş hem de ABD’nin askerî gücünü, ekonomik maliyetlerin (petrol fiyat şokları, tedarik zinciri kesintileri) gölgesinde bırakarak pasifize etmiştir. Bu durum, süper güçler için bile stratejinin; sahayı, düşmanın psikolojisini ve küresel piyasaların kırılganlıklarını bir bütün olarak okumayı gerektiren, askerî gücün çok ötesinde bir stratejik sanat olduğunu kanıtlamıştır.
Savaşın Tarafları Taktiksel Kazanç Peşinde Koşarken, Bölgesel Aktörler Jeopolitik Varlığını Nasıl Koruyor?
ABD-İran çatışması, "mutlak zafer" peşinde koşan iki küresel/bölgesel güç ile aynı zamanda "beka ve denge" arayışındaki çevre aktörlerin kesiştiği bir jeopolitik krizine de sdönüşmüştür. ABD’nin stratejik planlaması, İran rejiminin konvansiyonel askerî üstünlük karşısında hızla çözüleceği varsayımı üzerine kurulu bir "taktiksel zafer" beklentisiyle kurgulanmış; bu durum, Clausewitz’in "savaşın doğası gereği olan belirsizliğin, en dikkatli planları bile boşa çıkarabileceği" ilkesini (Clausewitz, 1984, Kitap 1, Bölüm 1) teyit etmiştir. İran rejimi ise konvansiyonel dezavantajını, Hürmüz Boğazı ve Babülmendep gibi küresel ticaretin "dar boğaz" noktalarını birer kaldıraç olarak kullanarak dengelemiş; böylece askerî gücü, küresel ekonomiyi manipüle eden bir "stratejik manivelaya" dönüştürmüştür (Brands, Trump’ın İran Yanılgısı).
Bu kaotik denklemde, Türkiye gibi bölgesel güçlerin takındığı tutuma baktığımızda, sadece askerî anlamda bir tarafsızlık değil, rasyonel bir "stratejik denge" politikasının izlendiği görülmektedir. Ankara, ABD-İran çatışmasına defalarca çekilmek istenmiş ancak izlediği denge politikası gereği çatışmaya müdahil olmaması, enerji boru hatlarının güvenliği ve kritik ticaret koridorlarının sürdürülebilirliği temelinde şekillenen bir "ekonomi-politik hayatta kalma" refleksi göstermiştir. Türkiye, bu çatışmayı bir "strateji dersi" olarak okuyarak, bölge dışı güçlerin projeksiyonlarının yarattığı yıkıcı dalgalardan kendi jeopolitik varlığını muhafaza etme iradesi üzerine yoğunlaşmıştır.
Türkiye’nin bu stratejik duruşu, bölgedeki "yapıcı belirsizlik" mekanizmasını, bir çatışmayı daha da genişletme aracı olarak değil, bir "kalkan" olarak kullanma becerisini öne çıkarmıştır (Crisis Group, US-Iran Memorandum). ABD ve İran’ın kendi taktiksel hedefleri doğrultusunda metinleri "yıkıcı bir belirsizliğe" sürüklediği bir ortamda, Türkiye’nin izlediği strateji, Clausewitz’in ifadesiyle "politikanın savaştan bağımsız, akılcı bir araç olarak" kullanılmasının en güncel örneğidir.
Özetle, çatışmanın tarafları birbirlerine karşı "asimetrik yıpratma" süreçlerini derinleştirirken; Türkiye, başta Kıbrıs olmak üzere Orta Doğu'nun enerji havzalarına uzanan geniş bir coğrafyada, kendi jeopolitik etki alanını korumak için, savaşın "ekonomi-politik" maliyetlerini minimize eden bir denge arayışında durduğu gözlemlenmektedir. Ancak bu izlenen denge; Kıbrıs ve Ege'de karşılaşılan BM ve AB destekli yeni jeopolitik baskıların (ikinci bir Girit senaryosu riski gibi) gölgesinde, Türkiye’nin sadece çatışmadan kaçınmasını değil, aynı zamanda bölgesel oyun kurucu rolünü tahkim etmesini de gerektiren "derinlikli" bir stratejiyi de beraberinde getirmektedir.
"Yapıcı" ve "Yıkıcı" Belirsizlik: Diplomasiden Stratejik İzolasyona
Diplomasi tarihinde, tarafların uzlaşamadığı teknik veya siyasi düğümleri aşmak için başvurulan "yapıcı belirsizlik", anlaşmanın imzalanabilmesi adına ihtilaflı noktaların kasıtlı olarak muğlak bir dille kaleme alınması yöntemidir. Bu yöntem, özü itibariyle hukuki bir "eksiklik" değil, taraflara esneklik sağlayan bir "stratejik araçtır". Ancak, bu mekanizma imzacıların niyetleri ayrıştığında, hukuki metinlerin güç odaklı yorumlanmasıyla birlikte "yıkıcı belirsizliğe" dönüşür (When Ambiguity in Treaty Design Becomes Destructive, ResearchGate). ABD-İran çatışmasındaki mutabakat zaptlarının, taraflarca çatışmayı genişletme aracı olarak kullanılması, bu kavramsal dönüşümün en somut örneğidir.
Ankara’nın izlediği dış politika ve özellikle Kıbrıs ile Ege gibi kritik egemenlik alanlarda sürdürdüğü tutum, bu "belirsizlik" kavramının stratejik bir savunma mekanizması olarak kullanıldığını göstermektedir. BM Genel Sekreteri'nin kişisel danışmanı Maria Holguin’in öncülük ettiği "gevşek federasyon" tipi girişimler, uluslararası hukuk açısından "yapıcı belirsizlik" sınırlarını zorlayan birer diplomatik manevradan başka bir şey değildir. Türkiye, bu tür modeller karşısında doğrudan sert çatışmaya veya diplomatik restleşmeye girmek yerine, "stratejik belirsizliği" kullanarak zaman kazanmayı ve manevra alanını genişletmeyi uygulamaktadır. Ancak Clausewitzci bir perspektifle ifade etmek gerekirse; savaş veya çatışma, politikanın başka araçlarla devamıysa, bir diplomatik belirsizliğin "yıkıcı" evreye girmesi, o alanın artık askerî veya jeopolitik zorlayıcı güçle tahkim edilmesini gerektirir.
Türkiye’nin izlediği ve uzun süredir uyguladığı bu sessizliği, stratejik bir "bekle-gör" tutumundan öte, çatışmanın bölgesel toz bulutu yatışana kadar korunması gereken bir "stratejik izolasyon" evresi olarak okumak da mümkündür. Ne var ki, tarihsel tecrübeler —özellikle 19. yüzyıl sonunda Girit’te uygulanan benzer "gevşek" statülerin Ada’nın anavatanla bağının koparılmasına ve ardından Enosis’e evrilmesi— bu tür belirsizliklerin tek taraflı bir "statüko erozyonuna" yol açabileceğini göstermektedir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurucu Cumhurbaşkanı merhum Rauf Denktaş; altmış yedi sayfalık eseri olan “12’ye 5 Kala Kıbrıs” kitabının 14. Sayfasında özetle şöyle der: “ Girit aslında bir tükenişin başlangıcıdır. İmparatorluk için bir tükenişin fakat Yunanlılar için ise Enosis’in başlangıcıdır. Merhum Denktaş ise Girit ile Kıbrıs arasında bir kader köprüsü kurar ve Kıbrıs’ta aynı senaryonun aynı neticeyi vermemesi için canla başla çalışır. İlgili kitapta devamla Denktaş: “Yunanlar Girit mücadelesinin bitmeyeceğini de açıklamakta bir beis görmüyorlardı. Hedefimiz Girit’ten sonra On İki Adalar, Epir, Kıbrıs, İzmir ve Konstantinapolis diyebiliyorlardı” demektedir. Dolayısıyla, hukuki metinlerdeki muğlaklıklar, karşı tarafın lehine bir "yıkıcı belirsizliğe" dönüştüğü anda, diplomatik esneklik; askerî, ekonomik ve lojistik (enerji yolları, ticaret koridorları) varlıkların korunması için "stratejik bir kararlılığa" dönüştürülmelidir. Aksi takdirde, diplomatik bir yöntem olarak benimsenen "belirsizlik", bölgesel statükonun Türkiye aleyhine, geri dönüşü olmayan bir biçimde değişmesi için bir "geçiş dönemi" işlevi görebilir.
Bu bağlamda Türkiye, ABD-İran eksenindeki çatışmanın yarattığı küresel kırılganlığı sadece izlemekle kalmamalı; "yapıcı belirsizliği" bir diplomasi kalkanı olarak kullanırken, kendi jeopolitik sınırlarını, bölgedeki enerji ve ticaret koridorlarını koruyacak "stratejik derinliği" aktif tutma üzerine odaklanmalıdır. Çünkü uluslararası hukukta mevcut durumun belirsizliği, daima o belirsizliği güç kullanarak kendi lehine yorumlayabilen aktörün zaferiyle sonuçlanmaya gebedir.
Ekonomi-Politik ve Stratejik Projeksiyon: Clausewitzyen Bir Bakış
Clausewitz’in (Clausewitz, 1984, Kitap 1, Bölüm 1) "savaşın, politikanın başka araçlarla devamı olduğu" temel ilkesi, günümüzde sadece cephe hattındaki askerî operasyonlara değil; enerji boru hatlarının geçtiği coğrafyalara, ticaret koridorlarının güvenliğine ve finansal akışların kontrolüne de indirgenmiştir. Bugün ABD-İran eksenli çatışma, küresel güçlerin birbirlerinin "jeopolitik lojistik damarlarını" kesme veya bu damarları koruma mücadelesine dönüşmüştür. İran, Lübnan (Hizbullah) ve Irak (Kerbela/Necef) hattındaki ısrarını, sadece ideolojik bir yayılma olmanın da ötesinde; özünde Tahran’ın Akdeniz’e ulaşan bir lojistik koridor inşa ederek, Batı’nın kuşatma stratejisini karasal bir "stratejik derinlik" ile aşma girişimini temsil etmektedir.
Benzer şekilde Rusya Federasyonu, tıpkı Ukrayna ve Karadeniz üzerinden "sıcak denizlere" ve enerji kaynaklarına erişim ısrarını, İran ile geliştirdiği stratejik ortaklığı "çevrelenmeye karşı bir tampon" olarak görerek pekiştirmektedir. Rusya için İran’ın kaybedilmesi, Kafkasya’dan Orta Doğu’ya uzanan jeopolitik hattın tamamen Batı bloğunun kontrolüne girmesi ve dolayısıyla kendi "stratejik kuşatılmışlığının" mutlaklaşması anlamına gelmesi demektir.
Tarım toplumundan küresel bir teknolojik üretim merkezine evrilen Çin Halk Cumhuriyeti, İran’ı, enerji açlığını doyuran bir kaynaktan öte, Batı’nın (ABD’nin) "Indo-Pacific" ve Orta Doğu’daki kuşatma stratejisini kırmak için bir "jeopolitik kaldıraç" olarak görmektedir. Pekin yönetimi, doğrudan askerî çatışmaya girmekten geri durmuş; "Belt and Road" (Kuşak ve Yol) önceliği ile İran’ın altyapısını finanse etmeyi sürdürmüş, Waşington’un bölgedeki kaynaklarını asimetrik bir yıpratma sarmalında tüketmesini "yapıcı belirsizlik" mekanizmasını kullanarak izlemiştir.
ABD yönetimi, "stratejik empati" eksikliğini gideremediği için, yani rakiplerinin ve müttefiklerinin "hayatta kalma güdüsünü" anlamlandıramadığı sürece, Körfez’deki geleneksel müttefiklerini (Suudi Arabistan, BAE, İsrail) kaçınılmaz olarak Rusya ve Çin’in kurduğu "yeni güvenlik mimarisine" itebilir.
Türkiye için en somut stratejik öneri ise, “Bütünleşik ve Akışkan Tehdit Modeli ile Kolektif Terör-Terörizm[1]” karşısında yeni bir "Bölgesel Enerji Güvenlik Şemsiyesi" oluşturma zorunluluğu öne çıkmıştır. Türkiye; Kıbrıs, Akdeniz ve Suriye hattındaki kuşatılma çabalarını boşa çıkarmak için, Ukrayna-Rusya çatışmasındaki "dengeleyici rolünü", bölge ülkelerinin (Irak, Suriye, Körfez) enerji varlıklarını ve ticaret hatlarını kendi üzerinden Avrupa'ya bağlayacak bir "Jeopolitik Hub" rolü ile tahkim etmeyi başarmalıdır. Türkiye, çatışmanın yarattığı bu belirsiz ve kargaşa ortamında, çatışmanın tarafları için bile vazgeçilmez olan "lojistik ve enerji transit merkezi" kimliğini bir "güvenlik sigortası" haline dönüştürebilmelidir.
İmkânsız Bir Çıkış Yolu mu? "Vietnam Modeli" ve Müzakere İhtimali
ABD-İran çatışmasının bugün ulaştığı nokta, tarihsel bir paralellikle "Vietnam Modeli" olarak adlandırabileceğimiz bir dönüm noktasını da andırmaktadır. Tıpkı 20. yüzyılın ortalarında ABD’nin, yıllarca süren yıkıcı bir savaşın ardından Hanoi ile "kalıcı bir yabancılaşma" yerine, bölgesel istikrarı ve ticareti önceleyen bir "normalleşme" sürecini tercih etmesi gibi; bugünkü Washington ve Tahran hattında da benzer bir rasyonalite arayışını mümkün kılabilir. Ali Vaez’in (2026) "çatışmadan doğan tükenmişlik sonucu ortaya çıkan rasyonel diyalog" olarak tanımladığı bu durum, tarafların artık eski taktiklerin (azami baskı veya bölgesel vekil savaşları) işlevsizliğini kabul ettiği bir "tükenmişlik dengesine" tekabül etmektedir.
Bu modelde kritik nokta, iki devletin "dostane" ilişkiler geliştirmesi değil, aralarındaki rekabetin topyekûn bir yok oluş sarmalına girmesini engelleyecek "çökmeyecek bir zemin" inşa etmelerinı tanımlar (Foreign Affairs, 2026). Mevcut düşmanlık, her iki başkentte de "yönetilemez maliyetler" yaratmış; Washington, İran İslam Cumhuriyeti'ni deviremeyeceğini, Tahran ise ABD’nin zorlayıcı ekonomik ve askerî araçlarını tamamen bertaraf edemeyeceğini idrak etmiştir. Dolayısıyla, 1979 İran İslam Devrimi’nden günümüze ilk defa kurulan doğrudan iletişim kanalları, bir "barış anlaşması" vaadinden ziyade, çatışmayı "yönetilebilir bir rekabete" dönüştürebilme zorunluluğunun bir sonucudur.
Stratejik açıdan değerlendirildiğinde bu süreç, çatışmanın yarattığı yıkımı, "savaşın acı verici miraslarıyla başa çıkma mekanizmaları" (kayıp takibi, arşiv erişimi, saha araştırmaları gibi) ile kurumsallaştırmayı hedeflemektedir. Bu, Vietnam örneğinde olduğu gibi, çatışmanın yaralarını sarmak değil, rekabeti şiddetin ötesine taşıyarak diplomatik ve ekonomik kanallara yöneltir (Foreign Affairs, 2026). ABD ve İran için hedef; nükleer programdan Hürmüz Boğazı’nın geleceğine kadar uzanan kronik sorunlarda "mükemmel bir uzlaşıya" varmaktan öte, çatışmanın tırmanma hızını "sürdürülebilir bir rekabet" seviyesinde dondurmak hedefi taşımaktadır.
Bu durum, tarafların birbirine güvenmesinden değil, birbirlerine karşı olan yıkıcı kapasitelerinin birbirini etkisizleştirmesinden doğan bir mecburiyettir. Eğer taraflar, Lübnan, Filistin ve Suriye gibi bölgesel "zaman bombalarını" etkisiz hale getirecek geçici bir ateşkesi sürdürülebilir bir diplomatik zemine oturtabilirlerse, bu, 47 yıllık çatışma tarihinde başlı başına bir "stratejik devrim" olacaktır. Ancak bu noktada unutulmamalıdır ki, her iki ülkede de bu "yeni gerçekliğe" karşı çıkan sertlik yanlısı klikler, müzakere sürecinin en büyük sabotajcıları olmaya devam edecektir. Sonuç olarak çatışmalar ve bu müzakereler; tarafların birbirini nasıl yeneceğini sormayı bıraktığı ve jeopolitik başarının sadece askerî yıpratmadan ibaret olmadığını anladıkları, "imkânsız görünenin hayal edilebilir" hale geldiği bir fırsat penceresi de olmasını mümkün kılmaktadır.
Transatlantik Güvenin Erozyonu ve Türkiye’nin Pozisyonu
ABD-İran çatışmasının yarattığı bölgesel türbülans, sadece Orta Doğu'daki güç dengelerini değil, aynı zamanda Transatlantik İttifakı’nın (NATO) iç yapısındaki "güven" temelini de sarstığı gözlemlenmiştir. Özellikle Trump yönetiminde ABD'nin Avrupa'yı "güvenlik garantilerinden faydalanan bir yük" olarak tanımlayan yaklaşımı, Waşington’un müttefiklik ilişkilerini ideolojik bir dayanışmadan ziyade "ticari bir işlem" olarak kodladığını göstermektedir. Wolfgang Ischinger’in (2026) belirttiği üzere, Waşington’un NATO’nun stratejik değerini göz ardı ederek müttefiklerine yönelik sürdürdüğü tutum, sadece Avrupa’da bir güvenlik boşluğu yaratmakla kalmamakta, aynı zamanda ittifakın kolektif savunma iradesini de aşındırmaktadır.
Bu güvenlik krizi, ABD-İran eksenindeki çatışmanın etkileriyle birleştiğinde, bölgedeki jeopolitik oyunun kurallarını değiştirmektedir. Transatlantik İttifakı’nın merkezinde yaşanan bu güven bunalımı, bölgesel bir güç olarak Türkiye’nin "dengeleyici" rolünü, bir dış politika tercihinden ziyade, bölgesel istikrar için vazgeçilmez bir "stratejik zorunluluk" haline getirmiştir. Avrupa, kendi güvenliğini sağlamak için ABD’nin iradesine daha az bağımlı hale gelmeye çalışırken; İran-ABD arasındaki bu "sürdürülebilir rekabet" sürecinde Türkiye, her iki tarafın da "güvenilir muhatap" olarak ihtiyaç duyduğu nadir aktörlerden biri konumuna yükselmektedir.
Stratejik açıdan Türkiye; Kıbrıs, Akdeniz ve Suriye hattındaki kuşatılma çabalarını, Ukrayna-Rusya dengesindeki aktif arabuluculuk rolüyle birleştirerek, Transatlantik bloğun yaşadığı bu içe kapanma sürecinde kendi jeopolitik varlığını "oyun kurucu" bir merkez olarak tahkim etmeyi sürdürmelidir. ABD'nin müttefiklerine olan bağlılığının sorgulandığı bir dönemde Türkiye; enerji güvenliği, ticaret koridorları ve bölgesel kriz yönetimi konularında Avrupa ve Körfez ülkeleri için "stratejik bir sigorta" işlevi görebilir.
Sonuç
ABD-İran çatışması, modern dünya siyasetinde askerî üstünlüğün, stratejik vizyondan yoksun olduğunda nasıl bir "atıl güç" haline gelebileceğinin en somut dersini vermiştir. Thukydides’ten günümüze uzanan stratejik düşünce geleneğinin tekrar teyit ettiği üzere; "en büyük orduya veya en yıkıcı silaha sahip olmak", zaferi garanti etmez. Gerçek stratejik başarı, askerî gücün ötesinde; hasmın direncini, bölgenin jeopolitik derinliğini ve küresel ekonomik kırılganlıkları bir bütünlük içerisinde yönetebilme sanatıdır.
Bugün her iki tarafın da, başlangıçtaki "mutlak zafer" iddialarından uzaklaşarak, mutabakat zaptlarının muğlak dilleri arasına sıkışmış bir "kısır döngü" içerisinde birbirlerini yıpratmaları, çatışmanın en büyük stratejik sonucudur. Bu durum, Clausewitzci anlamda "savaşın politikanın bir devamı olduğu" ilkesinin, rasyonel hedeflerle desteklenmediğinde nasıl bir "tüketim savaşına" dönüşebileceğini göstermektedir. ABD Başkanı Trump ve ekibinin "stratejik empati" noksanlığı ile başlattığı süreç, Tahran'ın "asimetrik yıpratma" kapasitesiyle birleşerek, bölgeyi istikrarsızlığın kalıcılaştığı bir coğrafyaya dönüştürmüştür.
Türkiye için bu süreç, tüm bölgeyi ve küresel sistemi de etkileyen kriz, aynı zamanda tarihsel olarak fırsata dönüşebilecek bir sınav niteliği taşımaktadır. Kıbrıs’tan Orta Doğu’ya uzanan bu karmaşık satranç tahtasında Türkiye’nin stratejik başarısı; çatışmanın tarafları tarafından dayatılan "yıkıcı belirsizlik" sarmalına girmeden, kendi "yapıcı belirsizlik" kalkanını bir diplomatik manevra aracına dönüştürmesinden geçmektedir. Ankara’nın, Ukrayna-Rusya krizinden Orta Doğu’daki enerji havzalarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada "dengeleyici rolünü" sürdürürken; enerji arz güvenliğini ve ticaret koridorlarını bir "jeopolitik merkez" olarak tahkim etmesi, sadece bir tercih değil, bir beka zorunluluğudur.
ABD-İran çatışması, küresel güçlerin yarattığı kargaşa ortamında, stratejik disiplini elden bırakmayan, coğrafi avantajlarını lojistik bir kuvvete dönüştüren ve "oyun kurucu" konumunu ekonomi-politik hamlelerle destekleyen aktörlerin ayakta kalacağını kanıtlamıştır. Türkiye’nin önündeki stratejik ders açıktır: Kıbrıs ve Ege’de karşılaşılan yeni nesil kuşatma hamlelerini (Girit benzeri statü aşındırmalarını) pasif bir "bekle-gör" politikasıyla değil, enerji diplomasisini bir güvenlik şemsiyesine dönüştüren çok yönlü bir jeopolitik ve stratejik akıl ile karşılamalıdır. Büyük strateji, sadece cephede kazanmak değil; düşmanın psikolojisini, müttefikin kırılganlığını ve küresel ekonominin damarlarını, kendi ulusal çıkarlarıyla uyumlu bir "uzun vadeli stabilite" hedefinde birleştirebilmekten geçer.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Uluslararası Siyaset, Adalet ve Toplum Araştırmaları Merkezi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Kaynakça
Akçay, Ü. (2026). NATO zirvesinin ekonomi politiği. Evrensel. https://www.evrensel.net/yazi/99635/nato-zirvesinin-ekonomi-politigi, 12 Temmuz 2026.
Brands, H. (2026). Trump’ın İran yanılgısı, stratejinin ateş gücünü yenebileceğini gösteriyor. Bloomberg. https://www.bloomberg.com/opinion/features/2026-07-12/trump-s-iran-blunder-shows-strategy-can-defeat-firepower , 12 Temmuz 2026.
Brands, H. (2016). Structure, strategy, and American power [PDF dosyası]. [suspicious link removed], https://ethz.ch/content/dam/ethz/special-interest/gess/cis/center-for-securities-studies/resources/docs/brands_-_structure_strategy_and_american_power.pdf , Erişim Tarihi: 12 Temmuz 2026.
Clausewitz, C. von. (2018). Savaş üzerine (S. A. İrvan, Çev.). Ötüken Yayınları. s. 87
Global Panorama. (2026). Odak İran #15: Savaşın istihbarat boyutu. [suspicious link removed] [İran'ın "kıtlık yönetimi" doktrini analizi, s. 4-7].
International Crisis Group. (2026). US-Iran memorandum of understanding: Life support. https://www.crisisgroup.org/qna/middle-east-north-africa/iran-united-states/us-iran-memorandum-understanding-life-support
Ischinger, W. (2026, Temmuz 6). Transatlantic alliance can’t survive without trust. Foreign Affairs. https://www.foreignaffairs.com/united-states/nato-transatlantic-alliance-cant-survive-without-trust [Transatlantik güvenlik mimarisinin erozyonu analizi, s. 2-5].
Middle East Institute (MEI). (2026). Israel-Iran war: Scenarios for the days and years ahead. https://www.mei.edu/publications/israel-iran-war-scenarios-days-and-years-ahead [Stratejik sabır ve uyum sağlama (adaptation) bölümü, s. 12-15].
ORSAM. (2026). ABD/İsrail-İran savaşı ve bölgesel yansımaları: Stratejik rapor. Orta Doğu Araştırmaları Merkezi., https://orsam.org.tr/wp-content/uploads/2026/03/Dosya-No-12-ABDIsrail-Iran-Savasi-ve-Bolgesel-Yansimalari.pdf, DOSYA 12, MART 2026.
ResearchGate. (2026). When ambiguity in treaty design becomes destructive: A study of transboundary water [PDF dosyası]. https://www.researchgate.net/publication/24089958_When_Ambiguity_in_Treaty_Design_Becomes_Destructive_A_Study_of_Transboundary_Water
SETA. (2026). Düz, Sibel. ABD ve İsrail’in saldırıları: Mühimmat üretimi ve stok derinliği. Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı. https://www.setav.org/abd-ve-israilin-saldirilari-iranin-misillemeleri-muhimmat-uretimi-stok-derinligi-ve-siyasi-dayaniklilik-testi , 10 Mart 2026.
Vaez, A. (2026, Temmuz 13). The strange moment of opportunity between the United States and Iran. Foreign Affairs. https://www.foreignaffairs.com/united-states/strange-moment-opportunity-between-united-states-and-iran [Vietnam Modeli ve rasyonel diyalog analizleri, s. 8-10].
[1] Bu iki kavram, yazarın kendisi tarafından, Türkiye’deki güvenlik ve terörizm literatürüne kazandırılmıştır. Bahsi geçen her iki kavram ve tanımı ile ilgili geniş bilgi yazarın editörlüğünü üstlendiği 2026 basımlı “Kolektif Terör-Terörizm” isimli kitabında ve alanla ilgili yazdığı değişik platformlardaki rapor ve makalelerinde yer almaktadır.
İlgili Yayınlar

İsrail Siyasetinde Harediler: Statüko, Askerlik Muafiyeti ve Derinleşen Toplumsal Tartışma

Ticaret Ortaklığından Gerilime: ABD'nin Gümrük Vergisi Kararı Kanada ile İlişkileri Nasıl Etkileyecek?
Haber Analiz

