
Ermenistan Seçimlerinin Kaybedeni Moskova!
Ermenistan'da 7 Haziran 2026'da yapılan parlamento seçimlerinin resmi sonuçları bir gün sonra Seçim Komisyonu tarafından açıklandı. Siyasal katılımın % 59 seviyesinde gerçekleştiği seçimlere 19 siyasal parti / ittifak katıldı. Başbakan Nikol Paşinyan’ın Sivil Sözleşme Partisi 105 üyeli parlamentoda 64 sandalye kazanarak hükümet kurma çoğunluğuna ulaştı. Ülke barajının partiler bakımından % 4 ve ittifaklar için % 8 olduğu Ermenistan seçimlerinde parlamentoya giren diğer iki partiden ilki Rusya tarafından desteklenen Samyal Karapetyan liderliğindeki Güçlü Ermenistan İttifakı oldu. Söz konusu parti seçimlerde 29 milletvekili kazandı. Eski Cumhurbaşkanlarından Karabağ kökenli Robert Koçaryan liderliğindeki Ermenistan İttifakı ise seçimlerde 12 sandalye elde etti.
Ermenistan seçimlerinde üçüncü kez ipi göğüsleyen Nikol Paşinyan’ı yeni dönemde en fazla sıkıntıya sokacak husus, anayasayı değiştirecek çoğunluğa ulaşamamış olması. Ermenistan seçimlerini bir düzineye yakın başlık altında değerlendirmek mümkün. Evveliyetle seçimler Ermenistan halkının çatışmayı değil de barışı tercih ettiğini gösterdi. Rusya’nın tahrik ve yönlendirmesiyle Dağlık Karabağ ve mücavir Azerbaycan vilayetleri (rayon) 1990’ların ortalarından 2020’ye kadar Ermeni işgali altında kalmıştı. 27 Ağustos 2020’de başlayan 44 günlük savaşın ardından önce Azerbaycan toprakları işgalden kurtarıldı. Ardından 2023 yılında Dağlık Karabağ merkezi ayrılıkçılardan temizlendi. Ateşkes anlaşmasından günümüze Ermenistan ile Azerbaycan arasında barış müzakereleri devam ediyor. Pek çok alanda kayda değer ilerleme sağlandı. Günümüzde barış anlaşmasının önündeki tek engel, Ermenistan anayasasında yer alan Dağlık Karabağ’da hak iddia eden ifadelerin kaldırılması. Bu çerçevede öncelikle Ermenistan parlamentosunda anayasanın üçte iki çoğunlukla değiştirilmesi, ardından halk oylaması yapılması gerekecek. Seçim sonrası dönemde Nikol Paşinyan’ın önceliği bir formül bularak anayasa değişikliği yapmak ve barış anlaşması önündeki son pürüzü kaldırmak olacak. Dolayısıyla seçimleri Ermenistan halkının barış sürecine destek vermesi şeklinde yorumlamak gerekiyor.
İkinci olarak seçimler Ermenistan kimliğinde radikal bir değişimin kapısının aralandığını gösteriyor. 1991’den günümüze kadar Ermenistan kimliğinin temel bileşenleri kilise (Apostolik/ Gregoryan), Ağrı dağı (Ararat), sözde soykırım ve Dağlık Karabağ idi. Azerbaycan topraklarının işgalden kurtarılması ve Dağlık Karabağ merkezinin ayrılıkçılardan arındırılması sonrasında kimlik bileşenleri değişmeye başladı. Ararat sembolü Ermenistan devlet vesikalarından çıkarıldı. Ardından Nikol Paşinyan’ın 24 Nisan tarihinde yaptığı konuşmada kullandığı “Türkler soykırım yapmamıştır. Soykırım iddiaları SSCB tarafından Türkiye-Ermenistan ilişkilerini kötüleştirmek için icat edilmiştir” ifadesi büyük yankı uyandırdı. Paşinyan seçim kampanyası konuşmasında ise şu ifadeyi kullanacaktır: “Ermenistan’a en büyük katkım ülkeyi Dağlık Karabağ kamburundan kurtarmak olmuştur.” Kilise ve aşırı eğilimliler tarafından kıyasıya eleştirilmiş olsa da son dönemde yaşanan gelişmeler hayati ehemmiyet taşımaktadır. Ermenistan kimliği yeni koşullarda ezoterik/ ütopik mitolojilerden arınmakta ve pragmatist/realist çerçevede yeniden tanımlanmaktadır. Seçim sonuçları Ermenistan kimliğindeki mevzubahis değişimin tasvip gördüğünü ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte seçimlerin ortaya çıkardığı bir başka gerçek de şudur. Karabağ Kliği başta olmak üzere aşırı eğilimli siyasal oluşumlar Ermeni toplumunda güçlü biçimde varlığını korumaktadır. Seçimlere Robert Koçaryan’ın dışında ilk Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan ve Serj Sarkisyan da katılmıştır. Ermenistan’da SSCB döneminde son derece güçlü olan ütopik zihniyet ortadan kalkmamıştır. Aşırı milliyetçiler Doğu Anadolu, Ermenistan ve Dağlık Karabağ’ın dahil olduğu uçuk bir proje peşinde koşmaktadırlar. Moskova’nın Karabağ Kliğini güçlü biçimde desteklediği hiç kimse için sır değildir.
Bu çerçeveden bakıldığında Ermenistan seçimlerinde kaybedenlerin başında Rusya gelmektedir. Moskova yönetiminin Transkafkasya’da etkisi/nüfuzu günden güne gerilemektedir. Rusya, 10 Kasım 2020’de imzalanan ateşkes anlaşması mucibince Dağlık Karabağ’da 1980 askerden oluşan bir barış gücü ile Azerbaycan üzerinde askeri baskı kurmayı hedeflemişti. Rus barış gücünün misyonu Arsak Cumhuriyeti adı altında Dağlık Karabağ’ın Azerbaycan’dan koparılmasını kolaylaştırma şeklinde tanımlanmıştı. Ne var ki, 2023 yılında Hankendi’nin ayrılıkçılardan arındırılması üzerine bu proje çöktü. Rus barış gücü Dağlık Karabağ’dan ayrıldı. Tüm eski Sovyet Cumhuriyetlerini arka bahçe olarak gören Moskova, bu bakış açısının doğal bir yansıması olarak Gürcistan’ın iki bölgesini önceden merkezi hükümetten koparmıştı. Abhazya ve Güney Osetya, günümüzde Rusya’nın kontrolü altında. Rusya’nın Ermenistan’da nüfuzunun kırılması 2018’de Nikol Paşinyan’ın iktidara gelmesiyle birlikte başladı. Süreci tersine çevirmek için bir yandan Moskova bir yandan Karabağ kliğini öte yandan oligark Samvel Karapetyan’ı destekledi. Ermenistan ile olan ticarete getirilen kısıtlamalar ve yeni Ukrayna tehlikesinden bahsederek Erivan’ın tehdit edilmesi dahi etkili olmadı. Rusya şimdilerde bir yandan ucuz enerji vermeyeceği tehdidi ile pazarlığı stratejik kazanımı koruma hedefine yönlendirmiş vaziyette. Moskova, Ermenistan’ın Gümrü kentindeki askeri üssü korumaya çalışıyor. Gerçek şu ki Putin Transkafkasya’da büyük kaybetti. Ermenistan seçimleri bu gerçeğin tescili olarak okunmalı.
Ermenistan seçimleri bir başka açıdan Transkafkasya’nın uluslararası sisteme intibakını hızlandıran bir dönüm noktası olarak görülebilir. Ermenistan ile Azerbaycan arasında yakın bir zamanda barış anlaşması imzalanması beklenmektedir. Buna paralel olarak Türkiye -Ermenistan ilişkilerinde normalleşme, sınır kapısının açılması, kara, demir ve havayolları bağlantıları kurulması sadece Ermenistan’ı değil, güzergahtaki aktörleri de pozitif yönde etkileyecek; siyasi, kültürel ve ekonomik bağlantıları tahkim edecektir.
İlgili Yayınlar

İran–İsrail–ABD Geriliminin Jeopolitiği: İsrail’in Güvenliği mi, Küresel Güç Rekabeti mi?
Bu çalışma, XXI. yüzyılın ilk çeyreğinde Orta Doğu coğrafyasında tecessüm eden İran–İsrail–ABD eksenindeki çok katmanlı askeri ve diplomatik krizleri, tarihsel süreklilik ve modern jeopolitik teoriler muvacehesinde analiz etmeyi amaçlamaktadır. 2026 yılının ilk yarısında topyekûn bir bölgesel çatışmaya tahvil olan bu gerilim, ana akım uluslararası ilişkiler söylemlerinde ekseriyetle "İsrail'in varoluşsal güvenliği" parantezine sıkıştırılmaktadır. Ancak tarihsel materyalist ve jeostratejik veriler, meselenin mikro bir güvenlik krizinden ziyade, Avrasya anakarasındaki küresel güç alanlarının yeniden taksimi ve hegemonya mücadelesiyle doğrudan ilintili olduğunu göstermektedir. Makalede, Halford Mackinder ve Nicholas Spykman’ın klasik jeopolitik teorileri referans alınarak; Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi, enerji koridorlarının güvenliği, transatlantik ittifakın tarihsel rolü ve güvenlik stratejisti İsmail Cingöz’ün Avrasya eksenli yaklaşımları analitik bir süzgeçten geçirilmektedir.

Uluslaşma Sürecinde ve Tarihsel Gerçeklikte "Yunan" Kimliği ve "Bizans Artığı" Olmak
Tarihin hiçbir döneminde ne İstanbul ne de Kıbrıs Yunan egemenliğinde olmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu Doğu Roma İmparatorluğu’na son vermiş ve çağ kapatıp yeni bir çağ açmıştır. Tarihte de Bizans diye bir devlet yoktur. En fazla hayal dünyasında yaşayan kırıntıları vardır.


