
Trump Döneminde ABD’nin Dış Politikası ve Küresel Düzene Etkisi
- YKYağmur KaracengelStajyer Araştırmacı
1. Trump’ın Siyasal Yükselişi ve “America First” Doktrininin Doğuşu
Donald Trump’ın ABD siyasetinde geleneksel siyasetçi profilinin dışında bir lider olarak yükselmesi, ülkenin yerleşik dış politika doktrininde ve uluslararası ilişkiler stratejilerinde önemli eksen kaymalarına neden olmuştur. Gayrimenkul sektöründeki kariyeri ve medya sayesinde geniş bir tanınırlığa sahip olan Trump, 2015 yılında Cumhuriyetçi Parti’den başkan adaylığını açıklamış ve “Make America Great Again” sloganı üzerinden ekonomik milliyetçilik, göç karşıtlığı ve Amerika’nın ulusal çıkarlarına öncelik verilmesi üzerine kurulu bir siyasal politika geliştirmiştir. 2016 başkanlık seçimlerinde Hillary Clinton’ı yenerek ABD’nin 45. başkanı olan Trump, göreve geldiği andan beri yalnızca iç politikada değil, dış politikada da önemli bir siyasi görüş değişiminin temsilcisi olmuştur.[1]
Trump’ın dış politika anlayışının temelini oluşturan “America First” doktrini, ABD’nin II. Dünya Savaşı sonrası oluşturduğu liberal uluslararası düzen içerisindeki geleneksel rolünü değiştirmiştir. Soğuk Savaş sonrasındaki dönemde ABD, NATO, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü ve benzeri kurumlar aracılığıyla küresel liderlik rolünü üstlenmiş; uluslararası iş birliğini Amerikan çıkarlarının temel unsurlarından biri olarak görmüştür. Ancak Trump yönetimi, bu sistemin ABD’ye ekonomik ve askeri açıdan fazla yük olduğunu savunmuş ve dış politikayı doğrudan ulusal çıkar, ekonomik kazanç ve güvenlik terimleri üzerine kurmuştur.[2]
Trump dönemindeki bu değişim, uluslararası ilişkiler açısından önemli bir kırılma noktası oluşturmuştur. Geleneksel Amerika dış politikası, küresel düzenin korunmasını ABD güvenliğinin temel unsuru olarak değerlendirirken, Trump yönetimi daha seçici ve faydacı bir yaklaşım benimsemiştir. Bu yaklaşımda müttefiklik ilişkileri ekonomik ve karşılıklı fayda temelinde değerlendirilmiştir.
Bu bağlamda Trump dönemi, yalnızca bir başkanlık döneminden ibaret değildir. Aynı zamanda ABD’nin küresel sistemdeki rolünün, liderlik anlayışının ve müttefiklik ilişkilerinin yeniden tartışmaya açıldığı bir dönemdir. Trump’ın politikaları, liberal uluslararası düzenin geleceği, Çin’in yükselişi ve çok kutuplu dünya düzeninin oluşumu açısından önemli sonuçlar doğurmuştur.
2. Küresel Liderlikten Ulusal Çıkar Politikasına
Trump yönetiminin dış politika anlayışının merkezinde yer alan “America First” doktrini, ABD’nin uluslararası alandaki rolünü yeniden inşa etmeyi amaçlamıştır. Trump’a göre önceki Amerikan politikaları, küresel düzenin korunması adına ekonomik ve askeri açıdan aşırı sorumluluk üstlenmiş, buna karşılık ABD vatandaşlarının ekonomik çıkarları ikinci planda kalmıştır. Bu nedenle Trump yönetimi, dış politikayı ulusal çıkar, ekonomik güvenlik ve güç rekabeti temelinde yeniden şekillendirmiştir.[3]
Bu yaklaşımın en belirgin işaretlerinden biri NATO politikası olmuştur. Trump, Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarının yetersiz olduğunu savunarak ittifak içerisindeki yük paylaşımı sorununu sık sık gündeme getirmiştir. ABD’nin NATO aracılığıyla Avrupa güvenliğine yaptığı katkının müttefikler tarafından yeterince karşılanmadığını ileri süren Trump, özellikle Almanya gibi ülkeleri daha fazla savunma harcaması yapmaya davet etmiştir.[4] Bu davet, ABD'nin NATO’ya bağlılığı konusunda endişe yaratmış ve Avrupa ülkelerince tartışmalarını hızlandırmıştır. Ancak Trump yönetimi döneminde NATO’nun askeri kapasitesi korunmaya devam etmiş ve ABD'nin ittifak içerisindeki rolü tamamen sona ermemiştir.
Trump dış politikasının en önemli unsurlarından biri ise Çin ile stratejik rekabetin başlamasıdır. Önceki Amerikanlı liderler Çin'in küresel ekonomik sisteme katılımına daha iş birşikçi yaklaşırken, Trump yönetimi Pekin’i ABD’nin ekonomik ve jeopolitik üstünlüğüne yönelik bir tehdit olarak görmüştür.[5] Bu nedenle Çin ürünlerine yönelik gümrük vergileri artırılmış, teknoloji şirketlerine yaptırımlar uygulanmış ve özellikle yapay zeka, yarı iletkenler ve teknoloji alanlarında rekabet yoğunlaşmıştır.
ABD-Çin rekabeti, yalnızca ekonomik bir mücadele olmaktan çıkarak küresel güç dengelerini etkileyen stratejik bir rekabete dönüşmüştür. Graham Allison, yükselen Çin ile mevcut Amerikan gücü arasındaki rekabeti “Thukydides Tuzağı” kavramıyla açıklamakta ve tarih boyunca yükselen güçlerin mevcut hegemonlarla karşı karşıya gelmesinin ciddi gerilimlere yol açabileceğini belirtmektedir.[6] Trump döneminde başlayan bu rekabet, günümüzde Tayvan, Güney Çin Denizi ve teknoloji alanlarındaki mücadelelerle devam etmektedir.
Trump yönetiminin dış politika anlayışında dikkat çeken bir diğer unsur, uluslararası anlaşmalara ve kurumlara yönelik eleştirel yaklaşım olmuştur. Trump, ABD’nin bazı uluslararası anlaşmalar aracılığıyla ekonomik ve siyasi açıdan sınırlandırıldığını savunmuştur. Bu doğrultuda 2015 İran Nükleer Anlaşması’ndan çekilmiş ve Paris İklim Anlaşması’ndan da ayrılma kararı almıştır. İran politikasında uygulanan “maksimum baskı” stratejisi, Tahran yönetimine yönelik ekonomik yaptırımları artırırken Orta Doğu'daki güvenlik gerilimlerini de yükseltmiştir.[7]
Trump döneminde ekonomik politikalar da dış politikanın önemli bir parçası haline gelmiştir. Korumacı ticaret politikaları, üretimin yeniden ABD’ye dönmesi ve Amerikan sanayisinin korunması hedefleriyle uygulanmıştır. Bu durum, küreselleşme karşıtı ekonomik milliyetçiliğin Amerikan dış politikasının temel unsurlarından biri haline geldiğini göstermektedir.
Sonuç olarak Trump’ın dış politika yaklaşımı, ABD’nin geleneksel liberal liderlik modelinden daha realist ve çıkar odaklı bir modele yöneldiğini göstermektedir. NATO, Çin, uluslararası anlaşmalar ve ticaret politikaları üzerinden şekillenen bu yaklaşım, yalnızca Amerikan dış politikasını değil, küresel güç dengelerini de değiştiren önemli bir dönüşüm yaratmıştır.
3. Trump Politikalarının Küresel Güç Dengelerine Etkisi
Trump döneminde ABD dış politikasında yaşanan dönüşümün en önemli sonuçlarından biri, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD öncülüğünde kurulan liberal uluslararası düzenin sorgulanması olmuştur. ABD, uzun yıllar boyunca NATO, Birleşmiş Milletler, Dünya Ticaret Örgütü ve benzeri kurumlar aracılığıyla küresel sistemin temel aktörü olmuş; serbest ticaret, uluslararası iş birliği ve ittifak ilişkilerini kendi güvenliğinin bir parçası olarak görmüştür. Ancak Trump yönetimi, bu düzenin ABD’ye gereğinden fazla sorumluluk yüklediğini savunarak daha seçici ve çıkar odaklı bir dış politika anlayışı benimsemiştir.[8]
Trump’ın “America First” yaklaşımı, ABD'nin küresel liderlik rolünü tamamen terk etmesi anlamına gelmese de bu liderliğin niteliğini değiştirmiştir. Önceki Amerikan yönetimleri, uluslararası istikrarın korunmasını doğrudan ABD çıkarlarıyla bağlantılı görürken, Trump yönetimi daha çok ekonomik kazanç, güvenlik maliyeti ve doğrudan ulusal çıkarlar üzerinden hareket etmiştir. Bu değişim, ABD’nin müttefikleriyle ilişkilerine de belirgin şekilde yansımıştır. Stephen Walt, ABD’nin ittifak sistemine dayalı liderlik anlayışından uzaklaşmasının, rakip devletlere daha geniş hareket alanı sağlayabileceğini ve Amerikan etkisini uzun vadede zayıflatabileceğini savunmaktadır.[9]
Trump döneminin küresel güvenlik açısından en önemli yansımalarından biri Rusya-Ukrayna Savaşı ve Avrupa güvenlik düzeni üzerinden ortaya çıkmıştır. Trump’ın ilk döneminde Rusya ile ilişkiler daha akılcı bir zeminde ele alınmaya çalışılmış, ancak Moskova'nın Ukrayna politikaları ve ABD seçimlerine müdahale iddiaları nedeniyle ilişkilerde kalıcı bir yakınlaşma sağlanamamıştır. 2022 yılında başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı ise NATO’nun önemini yeniden ortaya çıkarmış ve Avrupa güvenliğinde ABD'nin rolünü tekrar gündeme getirmiştir.[10]
Savaş, Avrupa ülkelerinin savunma harcamalarını artırmasına neden olurken aynı zamanda ABD’nin güvenlik endişelerine de yol açmıştır. Trump’ın NATO üyelerinden daha fazla maddi yardım talep etmesi ve dış müdahalelere karşı tutumu, ABD'nin geleneksel güvenlik sağlayıcı rolünün geleceği konusunda tartışmalar yaratmıştır. Bu durum, uluslararası sistemde ABD liderliğinin daha koşullu ve sınırlı bir hale geldiğini göstermektedir.
Trump döneminin en kalıcı etkilerinden biri ise ABD-Çin rekabetinin küresel sistemin temel belirleyicilerinden biri haline gelmesidir. Trump yönetimi, Çin'i yalnızca ekonomik rakip olarak değil, ABD’nin teknolojik ve jeopolitik üstünlüğüne meydan okuyan stratejik bir aktör olarak değerlendirmiştir. Ticaret savaşlarıyla başlayan rekabet; teknoloji, yapay zeka, savunma sanayi ve kritik altyapılar gibi alanlara yayılmıştır.[11]
Bu rekabet, küresel sistemin giderek daha fazla iki büyük güç arasındaki mücadele üzerinden şekillenmesine neden olmuştur. Graham Allison’ın “Thukydides Tuzağı” yaklaşımında belirttiği gibi, yükselen güçler ile mevcut hegemonlar arasındaki rekabet tarih boyunca önemli krizlere yol açmıştır.[12] Günümüzde ABD-Çin rekabeti doğrudan bir savaşa dönüşmemiş olsa da Tayvan meselesi, Güney Çin Denizi ve teknoloji alanındaki mücadeleler uluslararası sistemin geleceğini belirleyen temel unsurlar arasında yer almaktadır.
Trump döneminin küresel etkileri Orta Doğu politikası üzerinden de görülmektedir. Trump yönetimi, bölgede geleneksel diplomatik denge anlayışından çok güvenlik çıkarları ve stratejik ortaklıklar alanına odaklanmıştır. Özellikle İsrail politikası bu yaklaşımın en belirgin örneklerinden biri olmuştur. ABD’nin Kudüs'ü İsrail’in başkenti olarak tanıması ve İsrail-Filistin meselesindeki tutumu, Washington'un bölgedeki arabulucu rolüne ilişkin tartışmaları artırmıştır.[13]
2023 yılında başlayan Gazze Savaşı ise ABD’nin Orta Doğu’daki rolünü yeniden gündeme taşımıştır. Washington yönetiminin İsrail’e verdiği destek, ABD’nin geleneksel müttefiklik anlayışının devam ettiğini gösterirken, aynı zamanda Amerikan dış politikasına yönelik eleştirilerin artmasına neden olmuştur. Bu durum, Çin ve Rusya gibi aktörlerin Orta Doğu’daki diplomatik etkilerini artırabilecekleri bir ortam oluşturmuştur.
Genel olarak değerlendirildiğinde ABD halen dünyanın en güçlü askeri ve ekonomik aktörlerinden biri olmaya devam etse de Çin’in yükselişi, Rusya’nın bölgesel politikaları ve diğer aktörlerin daha bağımsız hareket etme eğilimi, küresel güç dağılımını değiştirmektedir. Fareed Zakaria, günümüz dünyasında temel değişimin Amerikan gücünün tamamen ortadan kalkması değil, diğer devletlerin ekonomik ve siyasi kapasitesinin artması olduğunu belirtmektedir.[14] Bu açıdan Trump’ın dış politikası, küresel düzenin değişiminin hem bir sonucu hem de tetikleyicisi olmuştur.
Sonuç olarak Trump dönemi, ABD dış politikasında önemli bir görüş değişimini temsil etmektedir. “America First” anlayışı, Amerikan çıkarlarını baz alarak ekonomik ve siyasi kazanımlar hedeflemiş; ancak aynı zamanda ABD’nin küresel liderliği ve ittifak ilişkileri konusunda önemli tartışmalar yaratmıştır. Trump’ın politikaları, liberal uluslararası düzenin zayıflamasına katkıda bulunurken, Çin’in yükselişi ve çok kutuplu dünya düzeninin oluşum sürecini de hızlandırmıştır. Bu nedenle Trump dönemi, yalnızca bir başkanlık dönemi olarak değil, 21. yüzyıl uluslararası sisteminin yeniden şekillendiği kritik bir dönüm noktası olarak değerlendirilmelidir.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Uluslararası Siyaset, Adalet ve Toplum Araştırmaları Merkezi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.
[1] Donald J. Trump, National Security Strategy of the United States of America (Washington, DC: The White House, 2017).
[2] Henry Kissinger, World Order (New York: Penguin Press, 2014).
[3] Donald J. Trump, National Security Strategy of the United States of America (Washington, DC: The White House, 2017).
[4] NATO, Defence Expenditure of NATO Countries (2014–2024) (Brussels: NATO Public Diplomacy Division, 2024).
[5] Robert D. Blackwill and Jennifer M. Harris, War by Other Means: Geoeconomics and Statecraft (Cambridge: Harvard University Press, 2016).
[6] Graham Allison, Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? (Boston: Houghton Mifflin Harcourt, 2017).
[7] Joseph S. Nye Jr., Do Morals Matter? Presidents and Foreign Policy from FDR to Trump (New York: Oxford University Press, 2020).
[8] Henry Kissinger, World Order (New York: Penguin Press, 2014).
[9] Stephen M. Walt, The Hell of Good Intentions: America's Foreign Policy Elite and the Decline of U.S. Primacy (New York: Farrar, Straus and Giroux, 2018).
[10] NATO, NATO 2022 Strategic Concept (Brussels: NATO, 2022).
[11] Robert D. Blackwill and Jennifer M. Harris, War by Other Means: Geoeconomics and Statecraft (Cambridge: Harvard University Press, 2016).
[12] Graham Allison, Destined for War: Can America and China Escape Thucydides’s Trap? (Boston: Houghton Mifflin Harcourt, 2017).
[13] Aaron David Miller, The Much Too Promised Land: America's Elusive Search for Arab-Israeli Peace (New York: Bantam Books, 2008).
[14] Fareed Zakaria, The Post-American World (New York: W. W. Norton, 2011).



