
Uçurum Kenarı Siyasetine Psikopolitik Bakış: Rasyonelliğin Sınırında Hürmüz Boğazı
Tuba ÇebiMedya ve Akademi Koordinatörü- DEDeniz Erbekİktisat Bilim Uzmanı, Araştırmacı
Klasik ekonomi teorileri milyarlarca dolarlık bu devasa krizi ve boğazın kapatılma riskini sadece arz-talep formülleriyle açıklamaya çalışsa da, aynı zamanda sorunların temelindeki dinamikler liderlerin zihin haritalarında gizlidir.
Uçurum kenarı siyaseti,[1] tarafların geri adım atmayacağını göstererek, karşı tarafı kendi şartlarını kabule zorlamak amacıyla sıcak çatışma, savaş veya felaket riskini bilerek en uç noktaya yani uçurumun kenarına kadar tırmandırma stratejisidir.
Bu strateji 1956 yılında ABD Dışişleri Bakanı olarak görev yapan John Foster Dulles'ın Time-Life Washington büro şefi James Shepley ile yaptığı bir dergi röportajında ana hatlarını çizdiği felsefesinden doğmuştur:
"Savaşa girmeden uçurumun/sınırın eşiğine gelebilme yeteneği, bu işin gerekli sanatıdır. Eğer bu sanatta ustalaşamazsanız, kaçınılmaz olarak savaşa girersiniz. Eğer bundan kaçmaya çalışırsanız, uçurumun kenarına gitmekten korkarsanız, kaybolursunuz."[2]
Dulles’ın bu yaklaşımı, 1960 yılında Thomas C. Schelling tarafından The Strategy of Conflict adlı başyapıtta Oyun Teorisi ve psikolojik bariyerlerle harmanlanarak bilimsel bir kurama dönüştürülmüştür. Schelling, aktörlerin karşı tarafı taviz vermeye zorlamak amacıyla kontrolü bilerek "şansa ve tesadüfe bıraktığı" bu stratejinin aslında rasyonel bir kumar olduğunu savunur. İşte tam bu noktada Hürmüz Boğazı, Dulles'ın tehlikeli mirası ile Schelling’in matematiksel teorisinin günümüz dünyasında ete kemiğe büründüğü en kusursuz jeopolitik laboratuvardır. Küresel petrol ticaretinin şah damarı olan bu dar geçit, İran ile ABD/İsrail ittifakı arasında modern bir uçurum kenarı siyasetine sahne olmaktadır.
Küresel enerji ticaretinin şah damarı olan Hürmüz Boğazı, yalnızca fiziki bir geçiş noktası değil, aynı zamanda uluslararası politikanın en hassas sinir uçlarından biridir. Basra Körfezi ile Umman Denizi’ni birbirine bağlayan ve küresel petrol ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar su yolunun kapatılması, jeopolitik bir riskin gerçekleşebileceği en ekstrem senaryoyu temsil etmektedir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasının ardından değişen dengeler ve dünya ekonomisinde tetiklenen şok dalgaları, yalnızca arz-talep formülleriyle açıklanamaz. Süreç, rasyonel ekonomik dinamiklerin ötesinde; liderlerin algıları, tehdit tanımlamaları ve kriz anındaki psikolojik eğilimleri tarafından şekillenir. İran ve ABD/İsrail hattındaki güvenlik ikileminde bu durum net bir şekilde görülmektedir.
Bu analiz, Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasının ardından değişen makroekonomik dengeleri ve bu küresel açmazın politik psikoloji perspektifinden Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İran otoriteleri üzerindeki karar alma dinamiklerini incelemektedir.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, küresel enerji piyasalarında ani ve asimetrik bir arz şokuna yol açmıştır. Brent petrol fiyatlarının varil başına geometrik bir hızla yükselmesi, taşımacılık ve sigorta maliyetlerinin (demuraj ve savaş riski primleri) fırlaması ilk yapısal sonuçlardır. Boğazın kapanması, özellikle petrol ithalatında Basra Körfezi'ne yüksek oranda bağımlı olan ülkeleri alternatif tedarik zincirleri aramaya zorlamıştır.
Petrol fiyatlarındaki radikal artış, küresel ölçekte üretim maliyetlerini artırarak "stagflasyon" (ekonomik durgunluk ve yüksek enflasyonun eşzamanlı yaşanması) riskini en üst seviyeye çıkarmıştır. Merkez bankaları, fiyat istikrarını sağlamak ile büyümeyi korumak arasında derin bir politika ikilemine sürüklenmiştir.
1.Psikopolitik Eksende Karar Alıcılar ve Ekonomik Açmazlar
Klasik ekonomi teorileri, aktörlerin her zaman rasyonel ve fayda maksimizasyonu odaklı kararlar aldığını varsayar. Ancak politik psikoloji, özellikle yüksek gerilimli kriz dönemlerinde karar alıcıların "sınırlı rasyonellik", beklenti teorisi ve grup düşüncesi gibi psikolojik bariyerlerin etkisinde kaldığını gösterir.
Liderler, ekonomik açmazlarla karşılaştıklarında rakamları değil, kendi inanç sistemlerini, prestij algılarını ve iç politika kaygılarını yönetirler. Hürmüz gibi bir krizde ekonomik maliyetlerin büyüklüğü, liderler üzerinde rasyonel bir fren mekanizması oluşturmak yerine, psikolojik bir kayıptan kaçınma güdüsü tetikleyerek daha agresif politikalara zemin hazırlama potansiyeli taşır.
Klasik rasyonel teoriye göre, küresel petrolün kalbi olan Hürmüz Boğazı'nı kapatmak veya burada tankerleri vurmak, küresel bir savaşı tetikleme riskidir; yani maliyeti kazancından büyüktür. Ancak beklenti teorisi penceresinden bakıldığında, ABD yaptırımlarıyla ekonomik olarak köşeye sıkışan ve büyük bir kayıp alanında olan Tahran, rasyonel maliyet hesabını bir kenara bırakarak statükoyu bozmak için devasa bir risk almış ve boğazdaki gemileri hedef almıştır.
Kriz anında Pentagon ve Tahran koridorlarında çalışan sınırlı rasyonellik ise, boğazdaki anlık bir gemi tacizinin veya düşürülen bir İHA'nın taraflarca nasıl yorumlanacağını rasyonel olarak öngörememiş, stres altında her iki tarafı da yanlış bir hesapla sıcak çatışmaya sevk etmiştir.
ABD ise dünyanın en gelişmiş istihbarat ağlarına sahip olduğu için Hürmüz Boğazı'ndaki her askeri hamlenin sonucunu kusursuzca öngörmeliydi. Ancak kriz anında Washington'da da zaman kısıtlı, stres maksimum ve bilgi eksikti. İran, boğazda ABD'ye ait devasa bir Global Hawk İHA'sını düşürdüğünde, Beyaz Saray'daki karar alıcıların önünde rasyonel bir analiz yapacak haftalar yoktu; sadece birkaç saat vardı.
Trump ve ekibi, sınırlı bilgi ve tırmanan stres altında ani bir kararla İran'daki radar ve füze bataryalarını vurma emri verdi. Ancak uçaklar havalanmak üzereyken, saldırının "orantısız" olacağı ve 150 kişinin ölebileceği istihbaratı son anda geldi ve saldırı iptal edildi. Bu anlık karar değişiklikleri, kusursuz bir rasyonel planın değil; kriz anındaki bilişsel yükün, zaman baskısının ve sınırlı kapasitenin doğrudan kanıtıdır.
ABD, Hürmüz Boğazı'nda doğrudan büyük bir ekonomik kayıp yaşamıyordu, müttefikleri daha derinden etkileniyordu. Ancak ABD çok daha kritik bir kayıp alanındaydı: Küresel itibar ve caydırıcılık kaybı. Teoriye göre, sahip olduğu bir gücü kaybetme riskiyle karşılaşan aktörler rasyonel sınırları aşarak çok büyük kumar oynarlar.
İran boğazı kapatmakla tehdit edip Amerikan İHA'sını düşürdüğünde, ABD rasyonel bir fayda-maliyet hesabı yapsaydı, "Bir insansız hava aracı için Orta Doğu'yu ateşe atmaya ve trilyon dolarlık bir savaşı tetiklemeye değmez" diyerek frene basardı. Ancak itibar kaybetmekten kaçınma psikolojisi rasyonel aklın önüne geçti. Washington, küresel caydırıcılığını korumak adına büyük bir risk aldı; bölgeye uçak gemileri sevk etti, B-52 bombardıman uçaklarını konuşlandırdı ve savaşı tetikleyebilecek siber saldırılar düzenledi. Yani kaybı engellemek için askeri bir kumar oynamayı seçti. Washington'ı da yöneten şey; liderlerin itibar kaybetme korkusu, dar danışman gruplarının yarattığı körlük ve kriz anındaki sınırlı bilgi akışı oldu.
2. İran Perspektifi: Kuşatılmışlık Sendromu ve Caydırıcılık Psikolojisi
Uluslararası ilişkiler analizlerinde devletler genellikle rasyonel, ulusal çıkarlarını net şekilde hesaplayan ve fayda-maliyet dengesine göre hareket eden mekanik yapılar olarak ele alınır. Ancak politik psikoloji, bir devletin dış politika kararlarının, o devleti yöneten elitlerin kolektif hafızası, travmaları, kimlik inşaları ve tehdit algıları tarafından büküldüğünü savunur. Hürmüz Boğazı'nın kapatılması senaryosunda İran liderliğinin (Dini Liderlik, Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi ve Devrim Muhafızları Komutanlığı) karar alma mekanizması; rasyonel bir ekonomik aktörün ötesinde, kuşatılmışlık sendromu, beklenti teorisi ve stratejik narsisizm kavramlarıyla açıklanabilir.
3. A. Kronik Kuşatılmışlık Sendromu ve Güvenlik İkilemi
Politik psikolojide Kuşatılmışlık Sendromu, bir grubun veya ulusun, dış dünyanın geri kalanı tarafından kalıcı olarak düşmanca niyetlerle çevrelendiğine, her an bir saldırı veya komplo ile karşı karşıya olduğuna dair geliştirdiği kolektif inanç sistemidir.
İran karar alıcılarının zihnindeki tehdit algısı soyut bir varsayım değildir; 1980-1988 İran-Irak Savaşı’nda yalnız bırakılma, onlarca yıllık ağır ekonomik/teknolojik ambargolar ve bölgedeki ABD askeri üsleriyle çevrelenmiş olma gerçekliğine dayanır.
Bu sendrom, liderlik elitinde kronik bir güvensizlik hissi yaratır. Kuşatılmışlık psikolojisine giren aktörler için ekonomik refah, büyüme veya serbest ticaret gibi kavramlar ikincil hale gelir. Sistem, tüm kaynaklarını ve kararlarını tek bir amaca kilitler: Rejimin bekası. Bu bağlamda Hürmüz Boğazı'nın kapatılması, küresel ekonomiyi sabote etmeye yönelik irrasyonel bir çılgınlık değil, dış dünyadan gelen varoluşsal tehdide ve kuşatmaya karşı verilmiş asimetrik, defansif ve kaçınılmaz bir yanıt olarak kodlanır.
3. B. Beklenti Teorisi ve Kayıp Alanında Risk Arama
Klasik ekonomi teorileri, aktörlerin büyük risklerden kaçındığını varsayar. Ancak Daniel Kahneman ve Amos Tversky’nin geliştirdiği Beklenti Teorisi,[3] aktörlerin kendilerini içinde hissettikleri referans noktasına göre risk iştahlarının radikal şekilde değiştiğini kanıtlamıştır. Ağır yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve iç yapıdaki ekonomik huzursuzluklar nedeniyle İran yönetimi kendisini uzun süredir bir kazanç alanında değil, derin bir kayıp alanında hissetmektedir. Teoriye göre, aktörler halihazırda sürekli kaybettikleri bir sarmalın içindeyse, mevcut statükoyu korumak adına aşırı risk alma eğilimi gösterirler. Çünkü boğazı kapatmamanın getireceği sonuç da onlar için yavaş ve kaçınılmaz bir ekonomik/siyasi çöküştür. Bu psikolojiyle liderlik, "Eğer biz petrol satamayacaksak ve çökeceksek, tüm dünya petrol hatlarını ve küresel ekonomiyi de bizimle birlikte riske atmalıyız" şeklinde özetlenebilecek küresel bir kumara, bir diğer deyişle uçurum kenarı siyasetine psikolojik olarak hazır hale gelir.
3. C. Şehadet Kültürü, İdeolojik Direniş ve Stratejik Narsisizm
Dış politika yapımında ideoloji, sadece soyut bir inançlar bütünü değil; bilginin işlendiği, düşmanın tanımlandığı bilişsel bir filtredir. İran’ın resmi devlet doktrininde yer alan "Direniş Ekseni" kavramı, siyasi bir söylem olmanın ötesinde karar alıcıların psikolojik politika üretim alanıdır.
Şii siyasi teolojisindeki Kerbela anlatısı ve şehadet kültürü, liderlerin zihninde kriz anlarında "güçlü ve zalim düşmana karşı az sayıdaki haklının şerefli direnişi" şemasını tetikler. Bu bilişsel şema nedeniyle, boğazın kapatılmasının ardından gelecek olan küresel askeri ve ekonomik baskılar, liderliği pes ettirmek yerine, onların haklılık inançlarını besleyen ve ideolojik olarak onları konsolide eden bir araca dönüşür. Karar alıcılar, ABD ve müttefiklerine karşı tek bir coğrafi hamleyle dünyayı dize getirebileceklerini gördüklerinde, bu durum "asimetrik bir güç ve gurur" illüzyonu (stratejik narsisizm) yaratır. Ekonomik rasyonelliğin yerini alan bu gurur mekanizması, kriz anında geri adım atmayı bir "zayıflık ve inançsızlık" olarak etiketlediği için esnek diplomasi masasını işlevsiz kılar.
4. ABD Perspektifi: "Küresel jandarma" Rolü, Güvenilirlik Krizi ve Bilişsel Kestirmeler
Amerika Birleşik Devletleri dış politika yapım süreci, devletlerin yapısal konumlarının ötesinde, karar alıcıların karmaşık uluslararası kriz ortamlarında bilgiyi nasıl işledikleri ve süzdükleri ile doğrudan ilişkilidir. Hürmüz Boğazı'nın kapatılması gibi küresel enerji arzını ve deniz güvenliğini felce uğratan bir kriz karşısında, ABD yönetiminin refleksleri rasyonel aktör modelinin öngördüğü salt fayda-maliyet hesaplarının dışına taşmıştır. Bu durum itibar kaygısı ve bilişsel şemalar kavramlarıyla açıklanabilir.
4.A. Küresel İtibarın Korunması ve Caydırıcılık Sınavı
Politik psikolojide devletlerin uluslararası arenadaki "itibarı", bir gecede inşa edilmeyen ancak kriz anlarında hızla kaybedilebilen soyut ama hayati bir varlık olarak kabul edilir. Robert Jervis’in[4] Sinyalizasyon Teorisine göre, büyük güçler müttefiklerine ve rakiplerine sürekli olarak "kararlılık" sinyalleri göndermek zorundadır. ABD karar alıcıları (başkanlar, ulusal güvenlik danışmanları ve Pentagon elitleri), Hürmüz Boğazı gibi uluslararası hukuka göre açık deniz statüsünde olan bir geçiş noktasının kapatılmasını doğrudan ABD’nin küresel hegemonik taahhütlerine bir meydan okuma olarak algılarlar.
Karar alıcıların psikolojisi iç politikadaki algılardan bağımsız değildir. Muhalefet tarafından "pasiflik" veya "zayıflıkla" suçlanma korkusu, liderleri rasyonel diplomatik müzakerelerden uzaklaştırabilir. Beklenti Teorisi çerçevesinden bakıldığında, ABD yönetimi boğazın kapatılmasını mevcut durumun korunması değil, küresel prestij ve güvenlik mimarisinde devasa bir kayıp olarak kodlar. Karar alıcılar, bu prestij kaybını önlemek adına, askeri bir tırmanışın getireceği öngörülemez makroekonomik maliyetleri (akaryakıt fiyatlarının fırlaması, borsaların çökmesi) göze alarak daha agresif ve riskli askeri doktrinleri (Örn: Carter Doktrini'nin modern uygulamaları) devreye sokma eğilimi gösterirler.
4.B. Bilişsel Kestirmeler ve Tarihsel Analojiler
Uluslararası krizler, karar alıcıların önüne saniyeler içinde binlerce sayfalık istihbarat, ekonomik veri ve askeri rapor yığar. İnsan beyni, bu bilgi bombardımanı altında sınırlı rasyonellik sınırlarına çarpar. ABD liderliği de bu bilişsel yükü hafifletmek ve hızlı karar verebilmek adına bilişsel kestirmelere başvurur.
Amerikan dış politika elitlerinin zihninde yer etmiş en güçlü tarihsel analog, II. Dünya Savaşı öncesindeki 1938 tarihli Münih Konferansı’dır. Liderler, "Saldırgana verilen her taviz onun iştahını kabartır" şemasını (bilişsel kalıbını) Hürmüz krizine uyarlamıştır. Donald Trump, İran’ın hamlesini rasyonel, ekonomik veya savunma odaklı bir çıkış olarak değil; baskı altına alınması gereken revizyonist bir saldırganlık olarak etiketlemiştir. Bu bilişsel bükülme, esnek diplomasi kanallarını psikolojik olarak kapatır.
ABD’li karar alıcıların kolektif hafızasında yer alan bir diğer şema, 1973 Arap petrol ambargosunun yarattığı toplumsal ve ekonomik travmadır. Bu tarihsel analoji, liderlerin mevcut krizi analiz ederken "Ekonomimiz tamamen çökecek" şeklinde aşırı felaketleştirici bir psikolojiye bürünmelerine yol açmıştır. Bu panik algısı, rasyonel bir kriz yönetiminden ziyade, boğazı askeri güçle ne pahasına olursa olsun açık tutmaya yönelik refleksif bir tırmanma stratejisini tetiklemiştir.
Sonuç
Hürmüz Boğazı’nın kapatılması esasen, küresel ekonomi-politik sistemin sadece matematiksel modeller, arz-talep eğrileri ve rasyonel aktör varsayımsal kalıplarıyla öngörülemeyeceğine yönelik farklı bir perspektif sunmaktadır. Uluslararası ilişkiler ve ekonomi literatürünün geleneksel yaklaşımları, aktörlerin devasa finansal kayıplar veya askeri yıkım riskleri karşısında uzlaşmacı bir rasyonellikle geri adım atacağını öngörür. Ancak politik psikoloji perspektifi, kriz anlarında makroekonomik verilerin doğrudan birer karar çıktısına dönüşmediğini; aksine liderlerin algı süzgeçlerinden, tarihsel travmalarından, iç politika kaygılarından ve ideolojik şemalarından geçerek büküldüğünü ve süreci yönettiğini göstermektedir. Nesnel ekonomik gerçeklik, kriz anlarında liderlerin zihninde radikal bir biçimde yeniden yapılandırılmakta ve bu durum yapısal rasyonellikten sapmalara yol açmaktadır.
İran perspektifinden bakıldığında, rasyonel bir düzlemde "ekonomik intihar" olarak görülebilecek olan boğazı kapatma eylemi, kolektif psikolojideki kronik kuşatılmışlık sendromu ve direniş şemaları nedeniyle varoluşsal bir savunma mekanizmasına dönüşmektedir. Beklenti Teorisinin de ortaya koyduğu üzere, halihazırda ağır yaptırımlar altında "kayıp alanında" sıkışmış bir liderlik, statükoyu korumak adına tüm dünyayı sarsacak devasa riskleri üstlenmekten çekinmemektedir. Bu durum, rasyonel bir fayda-maliyet hesabından ziyade, kaçınılmaz bir kayıptan kaçınma dürtüsünün bir yansımasıdır.
Buna karşılık ABD tarafında ise küresel hegemonik statüyü ve "güvenilir müttefik/küresel jandarma" imajını koruma güdüsü, kararların arkasındaki psikolojik motivasyonlardan biridir. Yoğun kriz stresinin getirdiği sınırlı rasyonellik altında, ABD'li karar alıcılar karmaşık ekonomik ve jeopolitik verileri uzun uzadıya analiz etmek yerine Münih Şeması veya 1973 Petrol Krizi gibi tarihsel analojilere sığınarak zihinsel kestirmeler kullanmaktadır. Bu bilişsel bükülme, askeri tırmanma eğilimini beslerken, barışçıl ekonomik çözüm yollarını tamamen göz ardı edilmesine ve barış sürecinin gecikmesine yol açmaktadır.
Sonuç olarak; uluslararası kriz yönetiminde ve küresel ekonomi-politikte istikrarı sağlamanın yolu, sadece tarafların önüne rasyonel maliyet tabloları koymaktan değil; aynı zamanda karar alıcıların bu psikolojik dinamiklerini, algı sapmalarını ve bilişsel tuzaklarını doğru analiz ederek bunları nötralize edecek esnek diplomasi kanalları inşa etmekten geçmektedir.
[1] Schelling, Thomas C. The Strategy of Conflict. Cambridge, MA: Harvard University Press, 1960.
[2] https://www.motherjones.com/kevin-drum/2013/10/word-day-brinkmanship/
[3] Psikologlar Daniel Kahneman ve Amos Tversky tarafından 1979 yılında geliştirilmiştir. Bu çalışma, Kahneman'a 2002 yılında Ekonomi Nobel Ödülü'nü kazandırmıştır (Tversky ödül alınmadan önce vefat etmiştir). Klasik ekonomi teorileri, insanların her zaman rasyonel olduğunu ve olasılıkları objektif olarak hesaplayıp en yüksek faydayı seçtiğini varsayardı. Beklenti Teorisi ise bunun hakikati tam olarak yansıtmadığını, insan beyninin kararları mantıkla değil, psikolojik algılarla verdiğini kanıtladı. Kahneman, D., & Tversky, A. (1979). Prospect Theory: An Analysis of Decision under Risk. Econometrica, 47(2), 263-292.
[4] Uluslararası ilişkiler ve politik psikolojinin duayen ismi Robert Jervis, sinyalizasyon teorisini 1970 yılında yazdığı “The Logic of Images in International Relations” (Uluslararası İlişkilerde İmajların Mantığı) adlı çığır açan kitabında ortaya koymuştur. Jervis, Robert. The Logic of Images in International Relations. Princeton: Princeton University Press, 1970.



