
Uluslaşma Sürecinde ve Tarihsel Gerçeklikte "Yunan" Kimliği ve "Bizans Artığı" Olmak
Tarihin hiçbir döneminde ne İstanbul ne de Kıbrıs Yunan egemenliğinde olmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu Doğu Roma İmparatorluğu’na son vermiş ve çağ kapatıp yeni bir çağ açmıştır. Tarihte de Bizans diye bir devlet yoktur. En fazla hayal dünyasında yaşayan kırıntıları vardır.
Tarihte Bizans diye bir devlet yoktur. Bizans terimi 16. yüzyılda yaşamış Alman tarihçi Hieronymus Wolf tarafından Doğu Roma İmparatorluğu adına uydurulmuştur. Zamanla da Türk zaferi hafifletilmek için Batılı tarihçiler tarafında kullanılmıştır. Kaldı ki, Roma halkı da kendisine veya devletlerine asla Bizans dememişlerdir. Bizans’ın aslı Roma İmparatorluğu’dur. Roma İmparatorluğu’nun kurucu unsurları ise Turani bir halk olan ve Anadolu’dan kopup gelen kadim Etrüsklerdir.
Yine tarihin hiçbir döneminde Roma İmparatorluğu Yunan halkından oluşmadığı gibi yönetici sınıfı da asla Yunan değildi. M.Ö. 753 yılında Etrüsklerin liderliğinde Latin halkın da içinde bulunduğu günümüz İtalya topraklarında doğan Roma zamanla Akdeniz havzasına yayılarak dünyanın en büyük imparatorluklarından birisi oldu. Latin halkın çoğunluk olmasıyla da yüzyıllar içinde yönetici Etrüskler, kültürü ve dili zamanla Latinler tarafından yok edildi.
İlk anlamda küresel bir imparatorluk olan Roma, kavimler göçü nedeniyle eski ihtişamını yitirerek M.S. 395 yılında günümüz Bosna Hersek toprakları kabaca sınır alınırsa Doğu Roma ve Batı Roma olarak ikiye ayrıldı. M.S. 476’da ise Batı Roma İmparatorluğu karanlığa ve müthiş kilise bağnazlığında yıkılırken, başkenti günümüz İstanbul olan Doğu Roma İmparatorluğu 15. yüzyılın ortasına kadar yaşamış, 29 Mayıs 1453’te Fatih Sultan Mehmet Han’ın Osmanlısı tarafından fethedilmiştir.
Roma İmparatorluğu’nun zirve dönemlerinde M.S. 146 yılında Roma Orduları Korent Boğazından Yunan yarımadasına geçerek hızla işgal ve katliamlara başlamış ve yerel Yunan halkını yeryüzünden silmiştir. M.S. 6. Yüzyılda kuzey ve batı yönlerden Mora yarımadasına akın eden Slav, Arnavut ve Ulahlar bölgeye yayılmışlardır. Bu yazdıklarımız ünlü Yunan tarihçi Profesör Konstandinos Paparrighopulos (1851-1891) tarafından 1872 yılında yayınlanan Antik Çağdan Günümüze Yunan Halkının Etnik Tarihi (Epilogos Tis İstorias Tu Elliniku Ethnus) adlı eserinde geçmektedir. Paparrighopulos’u destekleyen bir diğer önemli tarihçi ise Alman Profesör Jakop Philpp Fallmerayer’dir (1791-1861). Bizans Tarihi başlıklı eserinde günümüz Yunan halkının Antik Yunan’dan gelmedikleri, Slav ve Arnavut olduklarını belirtmektedir.
Peki, madem böyle, günümüz Yunanistan devleti ve Yunanca konuşan halkı nasıl ortaya çıktı?
M.S. 395 yılında Roma sadece siyasi anlamda ikiye bölünmedi. Kültürel, mezhepsel, ekonomik ve her anlamda ikiye bölündü. Batı Roma Katolik Kilisesi ve barbar kavimlerle boğuşurken, Doğu Akdeniz havzasına ve dünyanın en önemli ve güzel başkenti Konstantinopolis’e (İstanbul) hakim olduğu için yükseldi. Doğu dünyası ile ticareti devam ederken, Antik Helenistik kültürü ve dili yüzyıllar içinde benimsedi. O dönemlere ait eserleri korudu. Ortodoks mezhebini Katolik Roma’ya karşı kullandı ve Doğu Hristiyanlığının doğal lideri konumuna geldi. İstanbul’un komşusu İskenderiye, Şam, Filistin, Basra, Bağdat, ve ötesinde tarihi İpek ve Baharat yoluydu.
Her şey gibi Doğu Roma’nın da sonu geldi. Eski şaşalı ve parlak günlerini arar oldu, kardeşi Batı Roma’nın düştüğü siyasi duruma düştü ancak tek bir fark yaşandı. Doğu Roma medeniyeti batarken ondan çok daha üstün Türk-İslam medeniyeti İstanbul’u parlattı. Üzerinde yaşayan gayrimüslim halkı da içine alarak.
Günümüzdeki Yunan komşularımızın kendilerini Yunan hissetmelerinin bir diğer nedeni ise, 18. ve 19. Yüzyıllarda ortaya çıkan ve tavan yapan etnik milliyetçilik akımları ve ulus devlet teorileridir. Ancak Avrupa ve sonrasında Orta Doğu’da etkisini gösteren milliyetçilik akımlarının neredeyse tamamı Osmanlı İmparatorluğu bünyesindeki Müslüman Türk halkına karşı başlamış toplu ve sistematik soykırım ile sonuçlanmıştır. Bir önceki yazımızda kısaca değindiğimiz 1799-1814 Napolyon Savaşları sonucunda 1815 Metternich Dönemi diye de adlandırılan dönemde Avrupalı devletler birbirleri ile didişmeyi bir kenara bırakarak zihinlerindeki “tarihi düşman” Türkleri Avrupa’dan atmak istediler. 1815 Viyana Kongresi sonucunda ortaya atılan bu fikir 1821 yılında Osmanlı toprakları olan Eflak-Boğdan ve Mora İsyanları ile patlak verdi. Adına da “Yunan İsyanları” denildi. Hâlbuki o dönemde ne bir Yunan ne de bir Yunanistan vardı. Mora ve çevresinde yaşayan halk Osmanlı vatandaşları Hristiyan Rum tebaaydı.
1797 yılında yine Osmanlı vatandaşı olan Kosmos O Etolios ve fanatik öğrencisi Velestinli Rigas Ferreros adındaki Rumlar “Megali İdea” adında bir harita ve ihtilal hazırladı. Megali İdea ise “Büyük Ülkü” demektir. Bu haritaya göre 11 bölge vardır. Başta Mora olmak üzere ve çevresinde bağımsızlık kazanarak ardından da Batı Trakya ve Selanik, Ege Adaları, Oniki Ada, Girit, Batı Anadolu, Pontus, Kıbrıs, İmroz ve Bozcaada ve Epir bölgelerini Türklerden kanla ve zorla geri almak. Son olarak da İstanbul’u geri alıp Konstantinopolis yapmak.
Başta Çarlık Rusya’sı ve Britanya ardından da Fransa bu sapkın hayale sahip çıktılar. Filiki Eterya (Etniki Eterya) adında dönemin Rus Çarının da destekleriyle Odesa’daki yazlığında kurulan Rum terör örgütü Megali İdea’yı gerçekleştirmek için kanlı eylemlerine başladı. 1950’lerden 1974’e kadar bu soykırımın bir benzerini Kıbrıs’ta EOKA Terör örgütü Kıbrıs Türklerine uygulamıştır.
Batılı Devletlerin yoğun ve açıktan destekleriyle 1829 Edirne antlaşması ile ilk kez Osmanlı İmparatorluğu içinde yabancı bir devlet doğmuştur. Bu devletin adı da Yunanistan’dır. İlginç olan durum ise Modern Yunanistan'ın ilk kralı, Bavyera (Wittelsbach) hanedanından gelen Kral Otto'dur. Osmanlı İmparatorluğu'na karşı kazanılan bağımsızlığın ardından Londra Konferansı ile kurulan monarşinin başına, 1832 yılında henüz 17 yaşındayken geçmiştir. Kısacası ilk kralları da ne Yunan ne Rum’dur.
Yine bir önceki derlememizde değindiğimiz gibi Yunanistan, Balkan Harbi hariç hiçbir savaşı kazanamamasına rağmen topraklarını üç katına çıkarmayı Batı’nın desteği ile başarmıştır. Ancak tarihin hiçbir döneminde tam bağımsız bir devlet olamadığı gibi 197 yıllık karanlık geçmişinde sürekli başat güçlerin maşası ve küçük sözcüsü olmuşlardır.
Siyasi şizofreni ve hayal dünyasında yaşamaya devam eden komşumuz Yunanistan, devlet olma özelliğini özellikle son on yıllarda bir kenara bırakarak, Türk tarihinin sayısız parlak zaferlerinin anma yıl dönümlerinde halkının gözünü boyamak ve iç siyasete oynamak için anlamsız ve kifayetsiz siyasal söylemlere bürünerek, başkaları tarafından yönetilme kompleksinin dışa vurumu bir diğer acı örneğini ne yazık ki İstanbul’un fethinin 573 yıldönümünde yine yeniden sergilediler.
Sayın Cumhurbaşkanımızın da dile getirdiği gibi; “Bizans artıkları” sözü taşı gediğine koydu diyebiliriz.
Tekrar edecek ve sonlandıracak olursak eğer. Tarihin hiçbir döneminde ne İstanbul ne de Kıbrıs Yunan egemenliğinde olmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu Doğu Roma İmparatorluğu’na son vermiş ve çağ kapatıp yeni bir çağ açmıştır. Tarihte de Bizans diye bir devlet yoktur. En fazla hayal dünyasında yaşayan kırıntıları vardır.
İlgili Yayınlar

ABD-İran Geriliminde Yeni Aşama: Hürmüz'den Bölgesel Savaşa mı?

İbrahim Anlaşmaları ve Ortadoğu’nun Yeniden Yapılanması: Türkiye, İran ve Yeni Jeopolitik Düzenin İnşası
Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) İran'a yönelik baskı politikaları, yalnızca İran'ın nükleer programı ve bölgesel güvenlik endişeleri bağlamında değil, aynı zamanda Orta Doğu'nun jeopolitik manzarasını yeniden yapılandırmayı amaçlayan daha geniş çabaların bir parçası olarak da değerlendirilmelidir. İsrail merkezli ve büyük ölçüde Donald Trump başkanlığı döneminde şekillenen "İbrahim Anlaşmaları" olarak bilinen normalleşme süreci, İran'ı çevrelemeyi ve bölgesel ittifakları yeniden tanımlamayı amaçlayan daha geniş bir jeopolitik stratejinin önemli bir bileşeni haline gelmiştir. Bu bağlamda, ABD yönetiminin İran ile olası bir anlaşmayı, Türkiye de dahil olmak üzere bazı bölgesel aktörlerin İbrahim Anlaşmalarına benzeyen bir güvenlik ve normalleşme çerçevesine yaklaşma istekliliğiyle ilişkilendirdiğine dair son göstergeler, yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi oluşturma girişimlerinin devam ettiğini göstermektedir.


