
Arktik’te Jeopolitik Rekabet ve Güvenlik
- TATuana Ayvalı
Küresel ısınmanın etkisiyle Arktik Bölgesi'ndeki buzulların hızla erimesi, sadece ekolojik bir krizi değil, aynı zamanda uluslararası ilişkilerde önemli bir jeopolitik dönüşümü de beraberinde getirmektedir. Bir zamanlar küresel jeopolitik rekabetin periferisinde görülen bu bölge, günümüzde yeni deniz yollarının açılması, zengin doğal kaynaklara erişim imkanı ve büyük güçlerin artan askeri varlığıyla küresel rekabetin tam merkezine yerleşmiş durumdadır. Arktik'in artan jeopolitik ve stratejik önemi, Rusya ile NATO arasındaki derinleşen rekabet, Çin'in bölgedeki yükselen rolü ve iklim değişikliğinin yeni deniz yolları üzerindeki dönüştürücü etkisi olarak, üç ana eksende değerlendirilebilmektedir. Arktik Bölgesi'nin Soğuk Savaş sonrası dönemin iş birliği ve istisnacılık anlayışından hızla uzaklaşarak, çok aktörlü, çok boyutlu ve giderek gerilimli bir jeopolitik rekabet alanına dönüştüğü görülmektedir. Bu dönüşüm, sadece bölgeye kıyısı olan devletleri değil, aynı zamanda küresel güç dengesini ve uluslararası ticaretin geleceğini de derinden etkileme potansiyeline sahiptir.
Rusya-NATO Rekabeti
Arktik Bölgesi’ndeki güvenlik mimarisinin en önemli unsuru, Rusya ile NATO arasındaki giderek derinleşen rekabet olmaktadır. Yedi Arktik devletinin (Kanada, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Norveç, İsveç ve ABD) NATO üyesi olması, ittifakın bölgedeki güvenlik ve savunma rolünü güçlendirmektedir. Finlandiya ve İsveç’in NATO’ya katılması, ittifakın Arktik’teki caydırıcılık yeteneğini önemli ölçüde güçlendirmiştir. Finlandiya’nın üyeliği ise NATO-Rusya kara sınırının genişlemesine yol açmıştır. NATO’nun Şubat 2026’da başlattığı Arktik Gözcüsü (Arctic Sentry) askeri faaliyeti ve Haziran 2026’da Finlandiya’da kurduğu Çok Uluslu Kara Kuvvetleri (FLF Finlandiya), ittifakın bölgeye yönelik artan katılımının somut örnekleri olarak öne çıkmıştır.
Rusya’nın Arktik’teki stratejik duruşu, bu gerilimin diğer yüzünü oluşturmakta. Moskova, bu bölgeyi ulusal güvenliğinin kalbi haline getirirken, özellikle Kola Yarımadası’ndaki stratejik nükleer denizaltı filosunun (SSBN) korunmasını merkeze alan ‘Bastion’ savunma yaklaşımını sürdürmektedir. 2007 yılında Rus araştırmacı Artur Chilingarov’un Arktik deniz tabanına Rus bayrağını dikmesi, Moskova’nın bölgedeki egemenlik iddialarının sembolik bir göstergesi olarak kabul edilmektedir. O tarihten bu yana Rusya, eski Sovyet dönemi askeri üslerini yeniden faaliyete geçirmiş, yeni havaalanları ve derin su limanları inşa etmiş, ayrıca yeni nesil silah sistemlerini bölgede test etmeye başlamıştır. 2023 yılında güncellenen Rusya Dış Politika Konsepti, Arktik’i Moskova’nın yakın çevresinden sonraki ikinci öncelikli bölge olarak tanımlamıştır. Bu stratejik önceliklendirme, Rusya’nın bölgedeki askeri varlığını yalnızca savunma amaçlı değil, aynı zamanda Kuzey Atlantik’e güç yansıtma yeteneğini artırmak için konumlandırdığı şeklinde de algılanmaktadır.
ABD Savunma Bakanlığı’nın Arktik Stratejisi, Washington’un bu bölgeye bakış açısındaki önemli değişiklikleri net bir şekilde gözler önüne sermekte. Strateji, Arktik’i izle ve yanıt ver yaklaşımıyla ele alıyor ve Rusya ile Çin’in burada artan etkinliklerine karşı caydırıcılığı artırmayı öncelikli hedef olarak belirliyor. Bu çerçevede, NORAD’ın modernizasyonu, uydu tabanlı füze erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi ve Kanada ile iş birliğinin güçlendirilmesi gibi adımlar planlanmıştır. Ayrıca, strateji, Rusya’nın Kuzey Deniz Rotası (NSR) üzerindeki uluslararası hukuka aykırı olduğu iddia edilen denizcilik taleplerini de eleştirirken, bu rotanın serbest dolaşımının korunmasının ABD ve müttefikleri için son derece önemli olduğunu vurgulamaktadır.
Ancak, bölgedeki gerilim sadece askeri boyutla sınırlı kalmamıştır. Arktik'teki stratejik rekabetin yanı sıra ekonomik faaliyetler, kaynaklara erişim ve hibrit tehditlerin artması, güvenlik ortamını daha da karmaşık bir hale getirmiştir. Bu karmaşık güvenlik ortamının en çarpıcı örneklerinden biri Svalbard’dır. Norveç’in egemenliği altındaki bu takımadalar, 1920 Svalbard Antlaşması’nın kapsamı ve uygulanmasıyla ilgili farklı bakış açıları yüzünden Rusya ile Norveç arasında süregelen siyasi ve hukuki tartışmaların merkezinde bulunmaktadır. 1920 Svalbard Antlaşması’nın yorumlanmasındaki farklılıklar, özellikle balıkçılık hakları ve askeri faaliyetler gibi konularda taraflar arasında süregelen anlaşmazlıklara yol açmakta. Buna ek olarak, Svalbard’ın dış dünyayla bağlantısını sağlayan denizaltı fiber-optik kablolardan birinin Ocak 2022’de kesilmesi, bölgenin kritik altyapısının ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne serdi. Olayın arkasındaki sorumlu net biçimde belirlenememiş olup, bölgedeki hibrit tehditlere dair endişeleri daha da artırmıştır.
Çin’in Arktik’te Yükselen Rolü
Çin, coğrafi olarak Arktik Okyanusu’na kıyısı olmasa da, bu bölgede giderek daha fazla söz sahibi olmaya başlamıştır. 2018 yılında yayımlanan ilk Arktik Politika Beyaz Kitabı’nda, Çin kendisini yakın Arktik devleti olarak tanımlayarak Kutup İpek Yolu kavramını da resmen politika çerçevesine dahil etmiştir. Bu strateji, Çin’in Arktik’teki bilimsel araştırmalardan enerji yatırımlarına, deniz yollarının kullanımından Arktik Konseyi’ndeki rolüne kadar geniş bir alanda etkili olma hedefini ortaya koymaktadır. Üç buz kırıcı gemisi bulunan Çin, Temmuz 2026 itibariyle 16. Arktik bilimsel keşif gezisini düzenlemiştir.
Çin’in Arktik’teki en önemli iş birliği ortaklarından birisi Rusya’dır. İki ülke arasındaki sınırsız kapsamlı stratejik ortaklık, özellikle Rusya-Ukrayna savaşının ardından Batı’dan gelen yaptırımlar sebebiyle, Moskova ve Pekin arasında asimetrik karşılıklı bağımlılık oluşumuna işaret etmektedir. Bu bağlamda, Çinli şirketlerin Yamal LNG ve Arctic LNG-2 gibi Rusya’nın dev enerji projelerine yaptığı yatırımlar oldukça dikkat çekmekte. Ancak bu iş birliği, görünen uyumun ötesinde karmaşık dinamikler barındırmaktadır. Rusya, Çin’in Arktik’teki artan etkisini ve bölgeye olan ilgisini temkinli bir şekilde karşılamaktadır. Öte yandan, Çin de Rusya ile ilişkisini sürdürürken Arktik’teki ekonomik seçeneklerini çeşitlendirmeye, yalnızca tek bir aktöre bağımlı olmaktan kaçınmaya çalışmaktadır. Kanada ve Norveç gibi diğer Arktik ülkeleriyle ekonomik ilişkilerini geliştirmektedir.
Askeri alanda, Çin ve Rusya arasındaki iş birliği yeni bir aşamaya geçmiştir. 2022 ve 2023 yıllarında, Çin ve Rus donanma gemileri, Alaska'daki Aleut Adaları yakınlarında birlikte operasyonlar gerçekleştirmiştir. Nisan 2023’te ise Çin Sahil Güvenliği ile Rusya Federal Güvenlik Servisi arasında deniz kolluk faaliyetlerinde iş birliğini öngören bir mutabakat zaptı imzalanmıştır. Bu gelişmeler, Pekin’in Arktik’teki varlığının sadece bilimsel ve ekonomik boyutlarla sınırlı kalmadan, askeri alanda da genişlediğini göstermektedir. Çin’in Arktik’teki stratejik hedefleri arasında Kuzey Deniz Rotası’na erişimini ve bu rotadaki faaliyetlerini genişletmek, Arktik enerji kaynaklarından yararlanmak ve küresel bir kutup gücü olarak uluslararası statüsünü güçlendirmek bulunduğuna dair görüşler mevcuttur.
Arktik kamuoyunun büyük güç rekabetine bakışı oldukça ilginç farklılıklar sergilemektedir. 2007-2024 yılları arasında sekiz Arktik devletinde gerçekleştirilen kapsamlı bir kamuoyu araştırması, iklim değişikliğinin bu bölge için en büyük güvenlik tehdidi olarak görüldüğünü ortaya koymakta. Ancak, Rusya’nın A7 (Arktik Yedilisi) ülkelerinde, özellikle 2022 sonrasında, giderek daha fazla bir tehdit olarak algılanması da dikkat çekicidir. Mevcut durumda, Rusya ile A7 arasında belirginleşen jeopolitik bölünme Arktik güvenlik ortamını giderek daha fazla şekillendirmektedir.
İklim Değişikliği ve Yeni Deniz Yolları
Arktik Bölgesi’nin jeopolitik öneminin artmasının arkasında yatan en büyük etken iklim değişikliği olarak görülebilir. Bu bölge, dünya ortalamasının neredeyse dört katı hızla ısınmakta ve bu da deniz buzullarının rekor seviyelerde erimesine yol açmakta. 2025 yılı itibarıyla, Mart ayındaki yıllık maksimum deniz buzul kapsamı, 47 yıllık uydu kayıtlarının en düşük seviyesine ulaşmış durumdadır. Eylül ayındaki minimum kapsam ise en düşük 10. seviyeye gerilemiştir. 4 yaşından büyük en kalın buzulların miktarı, 1985-2004 ortalamasına kıyasla %95 oranında azalmıştır. Bu erime, sadece ekolojik bir felaket değil, aynı zamanda küresel ticaret rotalarında köklü bir değişimin de habercisi olmaktadır.
Kuzey Deniz Rotası ve Kuzeybatı Geçidi, buzulların geri çekilmesiyle birlikte uluslararası deniz taşımacılığında stratejik ve ekonomik açıdan giderek daha fazla ilgi görmektedir. Kuzey Deniz Rotası üzerinden yapılan bir Asya-Avrupa yolculuğu, Süveyş Kanalı’na göre mesafe açısından yaklaşık %40 oranında bir tasarruf sağlamaktadır. Bu stratejik avantaj, bölgeye olan ilgiyi daha da artırmakta. 2013-2025 yılları arasında Arktik Kutup Kodu bölgesine giren benzersiz gemi sayısı %40 artarak 1.812’ye ulaşmıştır. Aynı dönemde gemilerin kat ettiği toplam mesafe ise %95 artarak 6,1 milyon deniz milinden 11,9 milyon deniz miline yükselmiştir. Bu artışın en önemli nedenleri arasında doğal kaynak çıkarımındaki artış, özellikle Yamal Gaz projesi ve Mary River maden sahası gibi büyük yatırımlar öne çıkmakta. Ham petrol tankerlerindeki %396’lık artış, bu dönüşümün en çarpıcı göstergelerinden birisidir.
Ancak bu ekonomik fırsatlar, Arktik Paradoksu olarak bilinen önemli bir çelişkiyi de beraberinde getirmektedir. Küresel ısınma, Arktik'teki hidrokarbon kaynaklarına erişimi kolaylaştırırken, bu kaynakların çıkarılması ve kullanılması sera gazı emisyonlarını artırarak iklim değişikliğini daha da hızlandırmakta. Paris Anlaşması’nın küresel sıcaklık artışını 1,5°C ile sınırlama hedefi ile Arktik’teki fosil yakıt projelerinin mevcut durumu arasındaki uyumsuzluk, uluslararası toplum için ciddi bir politika ikilemi yaratmaktadır. Tahminlere göre, Arktik’teki fosil yakıt üretimi ile 1,5°C hedefine uyumlu bir yol arasındaki fark %700’e kadar çıkabilmektedir.
Sonuç ve Değerlendirme
Arktik Bölgesi, 21. yüzyılın en karmaşık jeopolitik sahnelerinden biri haline gelmekte. "Tek Arktik” anlayışının ve bölgesel istisnacılığın yerini, giderek artan bir rekabet, parçalanmış bir güvenlik yapısı ve çok sayıda aktörün yer aldığı bir çıkar çatışması almaktadır. Rusya ile NATO arasındaki gerilim belirgin şekilde artarken, Çin’in bölgede yükselen etkisi ve iklim değişikliğinin dönüştürücü rolü, bu karmaşık duruma yeni boyutlar katmaktadır.
Mevcut tabloda, Arktik'teki jeopolitik rekabetin üç ana boyutu gözler önüne serilmektedir. İlk olarak, Rusya'nın bölgede askeri varlığını artırması ve NATO'nun buna yanıt olarak geliştirdiği caydırıcılık stratejileri, bölgeyi potansiyel bir çatışma alanına dönüştürme riski taşımakta. İkinci olarak, Çin'in Kutup İpek Yolu vizyonu ve Rusya ile derinleşen iş birliği, Arktik'teki geleneksel güç dengesini değiştirme potansiyeline sahip. Üçüncü olarak, iklim değişikliğinin neden olduğu buzul erimesi, yeni deniz yolları ve kaynaklara erişim imkanı sunarken, aynı zamanda Arktik Paradoksu çerçevesinde küresel iklim hedefleriyle doğrudan çelişir niteliktedir.
Arktik’in geleceği, büyük ölçüde uluslararası toplumun bu gerilimleri nasıl yöneteceğine bağlıdır. Arktik Konseyi’nin 30 yıllık iş birliği geçmişi, bölgenin barışçıl bir şekilde yönetilmesi için son derece önemlidir. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın ardından Konsey bünyesindeki iş birliği ciddi biçimde sekteye uğramış olsa da, çalışma grupları düzeyindeki bilimsel ve teknik işbirliğinin sürdürülmesi Konseyin kurumsal dayanıklılığını göstermektedir. Yerli halkların karar alma süreçlerine daha fazla dahil edilmesi, sürdürülebilir kalkınma hedeflerinin önceliklendirilmesi ve büyük güç rekabetinin dikkatli bir şekilde yönetilmesi, Arktik’in barışçıl ve istikrarlı bir bölge olarak kalabilmesi için kritik öneme sahip olacaktır. Arktik’teki bu dönüşüm, sadece bölge ülkelerini değil, aynı zamanda küresel güvenlik, enerji piyasaları ve iklim politikalarını da derinden etkileyecektir.



