
Jeopolitik Risk ve Güç Değişimi: Çin’in Thucydides Tuzağı Uyarısı
Thucydides: "Savaşı kaçınılmaz kılan, Atina'nın yükselişi ve bu durumun Sparta'da yarattığı korkuydu."
Thucydides Tuzağı, Pekin'de gerçekleşen tarihi zirvede, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD Başkanı Donald Trump’a yönelttiği ‘Çin ve ABD, 'Thucydides Tuzağı'nı aşarak büyük güçler arası ilişkilerde yeni bir paradigma oluşturabilir mi?’ sorusuyla gündeme geldi. ‘Üstün ve değerli insan, düşmanını selamlar. Ona kusurunu söyler, sonra haber vererek mücadeleye başlar.’ der Konfüçyüs.[1] Xi Jinping’in bu soruyu sorması, mücadelenin eşiğine gelmeden önce önemli bir uyarı olarak değerlendirilebilir.
Thucydides Tuzağı kavramı, adını Antik Yunan tarihçisi Thucydides’ten alır. Thucydides, Peloponnesos Savaşı'nı analiz ederken tarihe şu notu düşmüştür: "Savaşı kaçınılmaz kılan, Atina'nın yükselişi ve bu durumun Sparta'da yarattığı korkuydu." Stratejik bir perspektifle bu kavram; yükselen bir gücün, mevcut hakim gücü yerinden etme tehdidi oluşturduğu durumlarda ortaya çıkan yapısal gerilimleri ve bu gerilimlerin yarattığı tehlikeli dinamikleri tanımlar. Thucydides Tuzağı, yükselen bir gücün mevcut egemen gücü korkutması ve bu korkunun iki tarafı kaçınılmaz bir savaşa sürüklemesi durumunu ifade eder. Thucydides Tuzağı salt bir güç dengesi sorunu değil, aynı zamanda bir algı, korku ve kimlik çatışması yönetimidir.
Yerleşik bir gücün yerini alma tehdidi oluşturan yükselen bir gücün yarattığı yapısal stres, ‘Thucydides Tuzağı’ olarak tanımlanır. Bu kavram, basit bir rekabetin ötesinde, sistemik bir sarsıntıyı ifade eder. Yapısal gerilim, yükselen tarafın artan kapasitesiyle birlikte gelen özgüveni ile yerleşik tarafın statükoyu koruma içgüdüsü ve buna eşlik eden görece düşüş korkusu arasındaki sürtünmeden beslenir. Bu süreçte asıl tehlike, tarafların nesnel güç değişimlerinden ziyade, bu değişimlere dair algılarının yarattığı psikolojik baskıdır.
Thucydides Tuzağı ve 16 Tarihi Vaka
Harvard Thucydides Tuzağı Projesi[2], kapsamında son 500 yıllık dünya tarihi mercek altına alındığında, büyük bir yükselen gücün yerleşik düzeni tehdit ettiği 16 vaka tespit edilmiştir. Bu vakaların istatistiksel dağılımı, stratejik öngörü açısından alarm vericidir: 12 rekabet topyekûn savaşla sonuçlanmış, yalnızca 4 vakada barışçıl bir geçiş veya denge sağlanabilmiştir. Modern karar vericiler için bu yapısal stresin neden bazı durumlarda felaketle sonuçlandığını, bazılarında ise nasıl yönetildiğini anlamak, küresel güvenliğin mimarisi için hayati bir zorunluluktur. Savaş, biyolojik bir zorunluluk veya jeopolitik bir kader değil; kaçınılmazlık mitinin arkasına saklanan başarısız bir diplomatik tercihtir.
Mevcut statükonun bozulması, genellikle tarafların doğrudan savaş istemesinden ziyade, stratejik rasyonalitenin güvenlik ikilemi sarmalına kurban gitmesiyle askeri çatışmaya evrilir. Karar vericiler üzerindeki yapısal stres, en küçük bir krizi bile varoluşsal bir tehdit olarak algılama eğilimini güçlendirir. Harvard Thucydides Tuzağı Projesi kapsamında analiz edilen 12 savaş vakası, çatışmayı tetikleyen yapısal dinamikler açısından şu başlıklar altında incelenebilir:
Kuşatılma Korkusu ve Önleyici Savaş:
Fransa ve Habsburglar (16. yy): Roma İmparatoru Charles'ın 1519'daki seçimiyle Hapsburg toprakları arasında kuşatılma korkusu yaşayan Fransa Kralı I. Francis, bu yükselişi durdurmak için müttefiklerini seferber etmiştir. Kaynaklar, Francis'in Charles'ın seçiminden hemen sonra, daha herhangi bir saldırı olmadan savaşı öngördüğünü ve bunu bir beka meselesi olarak sunduğunu kaydeder.
Almanya ve Rusya (20. yy başı): I. Dünya Savaşı öncesinde Berlin, Rusya'nın hızla modernleşen demiryolu ağının seferberlik süresini iki haftaya indirmesinden dehşete kapılmıştır. Almanya, Rusya sayıca ezici bir üstünlüğe ulaşmadan önce şimdi ya da asla mantığıyla önleyici bir savaşı tercih etmiştir.
Fransa ve Almanya (19. yy): Bismarck'ın Prusya'sı yükselirken, Fransa ikinci sınıf bir güce düşme korkusuyla hareket etmiştir. 1870'te Bismarck, zorunlu askerlik ve sanayi gücüyle 1.2 milyon askeri sahaya sürerek Fransız askeri üstünlüğünü sona erdirmiştir.
Ticari Rekabetin Stratejik Rekabete Dönüşümü:
Hollanda Cumhuriyeti ve İngiltere (17. yy): Hollanda'nın küresel ticaret gücüne karşı İngiltere'nin çıkardığı seyir yasaları, ekonomik bir rekabeti doğrudan bir deniz hakimiyeti ve varoluş mücadelesine dönüştürmüştür. Burada stratejik odak noktası, ticaretin serbestliğinden ziyade kimin kontrolünde olacağı sorusuna kilitlenmiştir.
Yanlış Hesaplamalar ve Diplomatik Körlük:
Japonya ve ABD (20. yy ortası): 1941 petrol ambargosu, Washington tarafından bir caydırıcılık aracı olarak tasarlanmışken; Japonya için ulusal yaşam damarının kesilmesi olarak algılanmıştır. ABD, uyguladığı ekonomik silahın karşı tarafı çaresizlik içinde bir intihar saldırısına itebileceğini öngörememiştir.
Savaşın Önlendiği 4 İstisnai Durum
Tarihsel veriler, Thucydides Tuzağı'nın bir demir yasa olmadığını, bilinçli stratejik tercihler ve özgün diplomatik araçlarla bu sarmaldan çıkılabileceğini göstermektedir. Birinci istisnai durum 15. yüzyıl sonunda Portekiz ve İspanya arasındaki sömürge rekabeti, Papa VI. Alexander'ın hakemliği ve Tordesillas Antlaşması ile çözülmüştür. Burada en kritik unsur tarihsel öğrenmedir; her iki güç de 1470'lerdeki Kastilya Veraset Savaşı'nın yıkıcı maliyetini ve kazananı olmayan statükosunu hatırlayarak barışa yönelmiştir.
İkincisi, 20. yüzyıl başında İngiltere, ABD'nin yükselişini büyük yakınlaşma süreciyle yönetmiştir. En çarpıcı detay, İngiliz Amiralliği'nin ABD'yi, kendi donanmasını rakiplerinin toplamına eşit tutma prensibi olan iki güç standardı kapsamından sessizce muaf tutmasıdır. Londra, Amerikan üstünlüğünü Batı Yarımküre'de kabul ederek enerjisini daha yakın tehditlere saklamıştır. Üçüncüsü, Soğuk Savaş'ta nükleer silahların varlığı, iki gücü rekabeti askeri olmayan alanlara kaydırmaya zorlamıştır. SALT gibi antlaşmalarla kurulan şeffaflık kültürü, yanlış hesaplama riskini minimize etmiştir. Dördüncüsü, modern Almanya'nın yükselişi (1990-Günümüz), Alman Avrupası yerine Avrupalı Almanya vizyonuyla gerçekleşmiştir. Almanya, askeri gücünü ekonomik liderliğinin ve kurumsal entegrasyonun gerisinde tutarak komşularındaki Thucydidean korkuları dizginlemiştir.
Sonuç olarak, Thucydides Tuzağı, kaçınılmaz bir felaket senaryosu sonuçlanmayabilir, olağanüstü bir diplomatik maharetle yönetilmesi gereken bir jeopolitik gerilim süreci olarak da şekillenebilir. Tarihsel vakaların açıkça gösterdiği üzere, yükselen ve yerleşik güçler arasındaki rekabetin ancak bilinçli stratejik tercihler, kurumsal entegrasyon ve karşılıklı korkuların şeffaf bir şekilde yönetilmesiyle sıcak çatışmadan uzak tutulabileceği görülmektedir.
Modern karar vericiler için en büyük tehlike, tarihsel emsalleri eskimiş görerek yapısal gerilimin kendi kendine çözülmesini beklemektir. Günümüzde Çin (yükselen güç) ve Amerika Birleşik Devletleri (yerleşik güç) arasındaki ilişki, bu tarihsel örüntünün en kritik ve modern örneğini teşkil etmektedir. Pekin'de gerçekleşen tarihi zirvede, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in ABD Başkanı Donald Trump’a yönelttiği ‘Çin ve ABD, 'Thucydides (Tukidides) Tuzağı'nı aşarak büyük güçler arası ilişkilerde yeni bir paradigma oluşturabilir mi?’ [3] sorusu, son dönemin en dikkat çekici diplomatik hamlelerinden biridir. Bu hamle, sadece teorik bir tartışma değil; iki nükleer süper gücün küresel hegemonya mücadelesinin, olası bir askeri çatışmaya evrilmesini önleme amacını taşıyan stratejik bir uyarıdır.
[1] Cihad Baban, Politika Galerisi: Bir Devrin Hükümranları, İstanbul: Timaş Yayınları, 2009, s. 249.
[2] https://www.belfercenter.org/programs/thucydidess-trap/thucydidess-trap-case-file
[3] How Xi's 'Thucydides Trap' question frames new chapter in China-US ties, https://news.cgtn.com/news/2026-05-15/Xi-s-Thucydides-Trap-question-frames-new-chapter-in-China-US-ties-1NaHeZdFPGw/p.html , Son Erişim Tarihi: 30.05.2026
İlgili Yayınlar

ABD’nin İran Krizi, İç Siyasal Kırılganlıklar ve Federal Birlik Tartışmaları Üzerine Stratejik Bir Değerlendirme
Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) İran’ın nükleer programına yönelik baskı politikaları yalnızca Ortadoğu’daki güvenlik mimarisini değil, aynı zamanda Amerikan iç siyasetini, ekonomik sürdürülebilirliğini ve federal yapının dayanıklılığını da doğrudan etkilemektedir. Özellikle Donald Trump yönetiminin İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının denetim altına alınmasına ilişkin talepleri ve İran’a yönelik askeri baskı politikaları, ABD içerisinde savaş yetkileri, ekonomik maliyetler, federal merkez–eyalet ilişkileri ve toplumsal kutuplaşma tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştır.



