

Terörizm, günümüzde devletlerin ulusal güvenliğini tehdit eden en önemli sorunlardan biri olmakla birlikte, etkileri yalnızca devletlerin sınırları içerisinde ortaya çıkmamaktadır. Özellikle Orta Doğu’da terör örgütlerinin sınır aşan faaliyetleri, siyasi istikrarsızlık, silahlı çatışmalar ve devlet otoritesinin zayıflaması, ülkelerin güvenlik politikalarını doğrudan etkilemektedir. Türkiye de coğrafi konumu nedeniyle uzun yıllardır farklı terör örgütlerinden kaynaklanan güvenlik tehditleriyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin terörle mücadele politikası zaman içerisinde yalnızca ülke içindeki güvenlik tedbirleriyle sınırlı kalmamış, sınır ötesi operasyonlar, istihbarat faaliyetleri ve bölgesel işbirliği gibi farklı araçları kapsayan daha kapsamlı bir yapıya dönüşmüştür.
Son dönemde gündeme gelen “Terörsüz Türkiye” süreci bu dönüşümün yeni bir aşaması olarak değerlendirilebilir. Sürecin temel amacı Türkiye’deki terör tehdidinin ortadan kaldırılması olmakla birlikte, 2026 yılında kullanılan resmi söylemde “Terörsüz Türkiye” hedefi “Terörsüz Bölge” hedefiyle birlikte ele alınmaktadır. Millî Güvenlik Kurulu’nun 6 Ağustos 2026 tarihli bildirisinde, her iki hedefe ulaşma yolunda kaydedilen ilerlemeler değerlendirilmiş ve Türkiye’nin ve bölgenin güvenlik, istikrar ve refahının güvence altına alınması vurgulanmıştır. Bu durum, sürecin yalnızca iç güvenlik meselesi olmadığını, Türkiye’nin bölgesel güvenlik politikasını da etkileyebilecek bir strateji olarak değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir.
Türkiye’nin Terörle Mücadele Politikasının Dönüşümü
Türkiye’nin terörle mücadele politikası uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak ülke içerisindeki silahlı örgütlere yönelik güvenlik operasyonları üzerinden şekillenmiştir. Ancak Suriye ve Irak’taki gelişmeler, terör tehdidinin sınırların ötesinden de kaynaklanabileceğini ortaya koymuştur. Bu nedenle Türkiye’nin güvenlik anlayışında sınır ötesi tehditlerin önlenmesi giderek daha önemli hale gelmiştir.
Türkiye’nin terörle mücadele politikası kapsamında farklı örgütler farklı dönemlerde güvenlik tehdidi olarak değerlendirilmiştir. PKK/KCK ve bunlarla bağlantılı yapılar özellikle Türkiye’nin güney ve güneydoğu sınırları açısından önemli bir tehdit olarak görülürken, DEAŞ Türkiye’de ve bölgede gerçekleştirdiği saldırılar nedeniyle ayrı bir güvenlik sorunu oluşturmuştur. FETÖ ise 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sonrasında Türkiye’nin güvenlik politikalarında önemli bir yer edinmiştir. Nitekim Ağustos 2026 tarihli MGK bildirisinde PKK/KCK-PYD/YPG’nin yanı sıra FETÖ ve DEAŞ da terör örgütleri arasında değerlendirilmiştir.
Bu açıdan “Terörsüz Türkiye” kavramının yalnızca belirli bir örgütün faaliyetlerinin sona erdirilmesi şeklinde yorumlanması eksik olacaktır. Daha geniş anlamda bu kavram, Türkiye’nin farklı terör tehditlerini aynı güvenlik çerçevesi içerisinde ele alma ve bu tehditlerin yeniden ortaya çıkmasını önleme hedefini ifade etmektedir.
Yurt İçinde Terörle Mücadele ve Güvenlik
Türkiye’nin terörle mücadele politikasının ilk boyutunu ülke içerisindeki güvenliğin sağlanması oluşturmaktadır. Bu kapsamda güvenlik güçlerinin operasyonları, istihbarat faaliyetleri, sınır kontrolleri ve terör örgütlerinin finansal kaynaklarının engellenmesi gibi farklı yöntemler kullanılmaktadır.
Ancak modern terörizmle mücadelede yalnızca askeri veya güvenlik araçlarının kullanılması yeterli değildir. Terör örgütlerinin ortaya çıkmasına veya güç kazanmasına neden olabilecek sosyal, ekonomik ve siyasi koşulların da dikkate alınması gerekmektedir. Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” sürecinin başarısı yalnızca terör örgütlerinin silahlı kapasitesinin azaltılmasıyla değil, uzun vadeli toplumsal istikrarın sağlanmasıyla da ölçülmelidir.
Bu noktada Kürt sorunu sürecin önemli unsurlarından biri olarak ortaya çıkmaktadır, ancak sürecin tamamını açıklamamaktadır. PKK’nın silahsızlandırılması ve örgütsel faaliyetlerinin sona erdirilmesi Türkiye’nin güvenlik politikası açısından önemli bir hedef olsa da, terörle mücadele DEAŞ ve FETÖ gibi diğer tehditleri de kapsamaktadır. Dolayısıyla “Terörsüz Türkiye” kavramı, Kürt meselesinden daha geniş bir güvenlik yaklaşımını ifade etmektedir.
Sınır Ötesi Terörle Mücadele
Türkiye’nin terörle mücadele stratejisinin en dikkat çekici özelliklerinden biri, güvenlik tehditlerinin Türkiye sınırları dışında ortaya çıkması durumunda sınır ötesi araçların kullanılmasıdır. Özellikle Suriye ve Irak’taki siyasi istikrarsızlık ve devlet otoritesinin bazı bölgelerde zayıflaması, silahlı örgütlerin faaliyet gösterebileceği alanların oluşmasına neden olmuştur.
Türkiye açısından temel sorun, sınırın diğer tarafındaki silahlı yapıların Türkiye’ye yönelik tehdit oluşturma ihtimalidir. Bu nedenle Ankara, terörle mücadeleyi yalnızca Türkiye sınırları içerisinde yürütmenin yeterli olmadığı görüşündedir. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 2026 yılında yaptığı açıklamalarda da “Terörsüz Türkiye” hedefinin Suriye ve Irak boyutlarıyla birlikte ele alındığı görülmektedir. Fidan, Türkiye içerisindeki sürecin Suriye’de “terörsüz bölge” hedefiyle bağlantılı olduğunu ve Irak’ta da benzer bir güvenlik yaklaşımının gerekli olduğunu belirtmiştir.
Bu yaklaşım Türkiye’nin güvenlik politikasında önemli bir dönüşümü göstermektedir. Türkiye, terör örgütlerinin yalnızca kendi topraklarında faaliyet göstermesini engellemeye değil, örgütlerin sınır ötesindeki hareket alanlarını da azaltmaya çalışmaktadır. Ancak sınır ötesi operasyonlar aynı zamanda uluslararası hukuk, komşu devletlerin egemenliği ve diğer bölgesel aktörlerin çıkarları açısından tartışmalara neden olabilmektedir. Bu nedenle uzun vadede askeri araçların yanında diplomatik ve siyasi iş birliğinin güçlendirilmesi önem taşımaktadır.
Suriye ve Irak’ta Güvenlik İş Birliği
“Terörsüz Türkiye” sürecinin bölgesel boyutunun en önemli alanları Suriye ve Irak’tır. Bunun temel nedeni, Türkiye’nin güney ve güneydoğu sınırlarında yaşanan gelişmelerin doğrudan ulusal güvenliğini etkilemesidir.
Suriye’de merkezi devlet otoritesinin yeniden güçlendirilmesi ve silahlı yapıların devlet kurumlarıyla bütünleştirilmesi, Türkiye açısından olumlu bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Böyle bir süreç gerçekleşirse Türkiye’nin sınır güvenliğine yönelik tehditlerin azalması ve Ankara ile Şam arasındaki güvenlik iş birliğinin gelişmesi mümkün olabilir. Bu nedenle Türkiye açısından “Terörsüz Türkiye” hedefinin Suriye’deki “Terörsüz Bölge” hedefiyle birlikte ele alınması tesadüf değildir.
Irak açısından ise Türkiye’nin Bağdat ve Erbil ile güvenlik alanındaki ilişkileri önem taşımaktadır. Türkiye, Irak’ın kendi topraklarında güvenliği sağlamasının ve terör örgütlerinin faaliyetlerini engellemesinin bölgesel istikrar açısından önemli olduğunu düşünmektedir. 2026 yılında yayımlanan bölgesel analizlerde de “Terörsüz Bölge” hedefinin Bağdat ve Erbil’in kendi toprakları üzerindeki devlet kapasitesini güçlendirmesi açısından bir fırsat oluşturabileceği değerlendirilmiştir.
Bu durum, Türkiye’nin bölgesel güvenlik yaklaşımının yalnızca askeri müdahalelere dayanmadığını göstermektedir. Güçlü devlet kurumlarına sahip, sınırlarını kontrol edebilen ve kendi topraklarında silahlı örgütlerin faaliyet göstermesine izin vermeyen komşu devletler, Türkiye açısından daha istikrarlı bir güvenlik ortamı yaratabilir.
“Terörsüz Türkiye” ve Bölgesel Güvenlik
Sürecin en önemli sonuçlarından biri, başarılı olması durumunda Türkiye’nin bölgesel güvenlik politikasının niteliğini değiştirme ihtimalidir. Türkiye’deki terör tehdidinin azalması, Ankara’nın güvenlik kaynaklarını başka alanlara yönlendirmesine ve komşu ülkelerle daha fazla diplomatik ve ekonomik iş birliği geliştirmesine olanak sağlayabilir.
Bu noktada “Terörsüz Türkiye” ile “Terörsüz Bölge” kavramları arasındaki bağlantı önemlidir. 2026 yılındaki resmi açıklamalarda bu iki hedef birlikte ele alınmaktadır. Ağustos ayında gerçekleştirilen MGK toplantısında terörle mücadele, Suriye ve Irak ile ilişkiler ve bölgesel güvenlik aynı gündem içerisinde değerlendirilmiştir.
Dolayısıyla Türkiye’nin hedefi yalnızca kendi sınırları içerisinde güvenli bir ortam oluşturmak değil, aynı zamanda komşu ülkelerde terör örgütlerinin hareket alanlarını azaltan bir güvenlik ortamının oluşmasına katkıda bulunmaktır. Bu yaklaşım başarılı olursa Türkiye’nin Orta Doğu’daki rolü de değişebilir. Ankara, yalnızca güvenlik tehditlerine karşı askeri operasyonlar gerçekleştiren bir aktör olmaktan çıkarak, bölgesel güvenlik iş birliğinin oluşturulmasında daha aktif bir aktör haline gelebilir.
Farklı Aktörler ve Olası Riskler
Bununla birlikte “Terörsüz Türkiye” hedefinin gerçekleşmesi Türkiye’nin tek başına gerçekleştirebileceği bir süreç değildir. Suriye ve Irak hükümetleri, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi, ABD ve diğer bölgesel aktörlerin politikaları sürecin geleceğini etkileyebilir.
Türkiye açısından temel beklenti, komşu ülkelerin kendi topraklarında Türkiye’ye yönelik terör tehdidi oluşturabilecek yapılanmalara izin vermemesidir. Ancak Suriye ve Irak’taki siyasi yapıların kendi güvenlik öncelikleri bulunmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin güvenlik hedefleri ile diğer devletlerin çıkarları arasında zaman zaman farklılıklar ortaya çıkabilir. Bu neden terör konusunda bölgesel iş birliği ve ittifak kritik bir önem taşımaktadır.
Bir diğer risk, terör örgütlerinin tamamen ortadan kaldırılmasının yerine farklı isimler ve yapılar altında yeniden örgütlenmesidir. Silahlı örgütlerin ortadan kaldırılması ile terörizmin siyasi, ekonomik ve sosyal kaynaklarının ortadan kaldırılması aynı şey değildir. Bu nedenle sürecin yalnızca silah bırakma aşamasında kalması, uzun vadede yeni güvenlik sorunlarının ortaya çıkmasına neden olabilir. Uzun vadeli bölgesel istikrar açısından askeri operasyonların yanı sıra istihbarat paylaşımı, sınır güvenliği, diplomatik görüşmeler ve ekonomik iş birliği gibi araçların güçlendirilmesi daha sürdürülebilir bir sonuç sağlayabilir.
Olası Senaryolar
“Terörsüz Türkiye” sürecinin geleceği açısından iki temel senaryo ortaya çıkmaktadır.
Olumlu senaryoda, Türkiye’deki terör tehdidi azalır, silahlı örgütlerin faaliyetleri sona erer ve güvenlik kurumlarının yükü hafifler. Aynı zamanda Suriye ve Irak’ta merkezi devlet kapasitesi güçlenir ve Türkiye ile komşuları arasındaki güvenlik işbirliği gelişir. Böyle bir durumda Türkiye’nin sınır ötesi askeri operasyonlara olan ihtiyacı azalabilir ve Ankara diplomatik ve ekonomik araçlara daha fazla ağırlık verebilir.
Olumsuz senaryoda ise silahsızlanma veya örgütlerin tasfiyesi tamamlanamaz, farklı terör yapılanmaları faaliyetlerini sürdürür ve Suriye veya Irak’taki siyasi istikrarsızlık devam eder. Böyle bir durumda Türkiye’nin askeri güvenlik politikalarına bağımlılığı devam edebilir. Ayrıca bölgesel aktörler arasındaki rekabet, “Terörsüz Bölge” hedefinin gerçekleştirilmesini zorlaştırabilir.
Bu nedenle sürecin başarısı yalnızca Türkiye’deki gelişmelere değil, Orta Doğu’daki genel güvenlik ortamına da bağlıdır.
Sonuç ve Değerlendirme
“Terörsüz Türkiye” süreci, Türkiye’nin terörle mücadele politikasında yeni bir aşamayı temsil etme potansiyeline sahiptir. Sürecin temelinde terör tehdidinin ortadan kaldırılması bulunsa da, kapsamı yalnızca tek bir örgüt veya tek bir siyasi meseleyle sınırlı değildir. PKK/KCK-PYD/YPG, DEAŞ ve FETÖ gibi farklı yapılanmalar Türkiye’nin güvenlik politikasında farklı tehditler olarak değerlendirilmekte ve terörle mücadele çok boyutlu bir strateji içerisinde yürütülmektedir.
Bu nedenle sürecin başarısı, yalnızca silahlı örgütlerin faaliyetlerinin sona erdirilmesine değil, aynı zamanda terörizmin yeniden ortaya çıkmasını sağlayabilecek koşulların azaltılmasına bağlıdır. Bunun için güvenlik politikalarının siyasi, ekonomik ve toplumsal araçlarla desteklenmesi gerekmektedir.
Bölgesel açıdan ise “Terörsüz Türkiye” hedefinin “Terörsüz Bölge” hedefiyle birlikte ele alınması dikkat çekmektedir. Suriye ve Irak’ta devlet otoritesinin güçlenmesi, sınır güvenliğinin sağlanması ve terörle mücadelede bölgesel işbirliğinin geliştirilmesi, Türkiye’nin güvenlik ortamını doğrudan etkileyebilir. Nitekim Türk yetkililer de sürecin Suriye, Irak ve daha geniş bölgeyle bağlantısını açıkça vurgulamaktadır.
Sonuç olarak, “Terörsüz Türkiye” yalnızca Türkiye’nin iç güvenliğini sağlamaya yönelik bir proje olarak değil, Türkiye’nin Orta Doğu’daki güvenlik yaklaşımını yeniden şekillendirme potansiyeline sahip bir strateji olarak değerlendirilebilir. Eğer süreç başarılı olur ve bölgesel güvenlik işbirliği ile desteklenirse, Türkiye’nin terörle mücadele merkezli güvenlik politikasından daha fazla diplomasi, ekonomik iş birliği ve ortak güvenlik mekanizmalarına dayanan bir bölgesel politikaya geçişi mümkün olabilir. Ancak bu dönüşümün gerçekleşmesi, Türkiye’nin yanı sıra Suriye, Irak ve diğer bölgesel aktörlerin de sürece katkı sağlamasına bağlıdır.
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Uluslararası Siyaset, Adalet ve Toplum Araştırmaları Merkezi’nin editoryal politikasını yansıtmayabilir.


