
Yapay Zekada Stratejiden Uygulamaya: Türkiye İçin Asıl Sınav Şimdi Başlıyor
'2026–2030 Türkiye Yapay Zekâ Eylem Planı doğru bir yöne işaret ediyor. Şimdi mesele, büyük hedefleri ölçülebilir toplumsal ve kurumsal değere dönüştürebilmek.' Prof. Dr. Efe Efeoğlu
Türkiye’nin yapay zekâ gündeminde yeni bir eşik aşıldı. Uzun süredir gündemde var olan ve tartışılan “Ne yapmalıyız?” sorusuydu. Şimdi ise “Kim, hangi kaynakla, hangi takvimde ve hangi sonucu üretecek?” sorularını cevaplama zamanı.
18 Ağustos 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 2026/9 sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile yürürlüğe giren 2026–2030 Türkiye Yapay Zekâ Eylem Planı, bu geçişin yol haritasını ortaya koyması bakımından bir dönüm noktası. Plan; “Fark Et, İstifade Et, Üret ve Yönet” eksenlerinde, her eksen altında dört olmak üzere 16 öncelikli eylem içeriyor.
Bu sıralama tesadüfi değil; başlı başına bir dönüşüm mantığı taşıyor. Fark etmeden istifade edilemez. Yetkinlik oluşturmadan üretilemez. Üretim de güvenilir bir yönetişim düzeniyle buluşmadığında sürdürülebilir hâle gelemez.
Planın yönetim ve organizasyon açısından en güçlü yanı, yapay zekâyı yalnızca bir teknoloji yatırımı olarak ele almaması. İnsan kaynağı, veri, hesaplama altyapısı, finansman, etik, güven ve kurumlar arası iş birliği aynı sistemin parçaları olarak görülüyor. Bu yaklaşım ayrıca önemli. Çünkü yapay zekâ projelerinde başarısızlığın temel nedeni çoğu zaman algoritmanın yetersizliğinden ziyade, kurumun hazırlıksızlığı olarak karşımıza çıkıyor. Belirsiz sorumluluklar, dağınık veri sahipliği, birbirinden kopuk birimler, yanlış teşvikler ve sahiplenilmeyen değişim süreçleri en güçlü teknolojiyi bile etkisiz bırakabilir.
Planın sayısal hedefleri ise oldukça iddialı: İki yıl içinde 81 ilde 5 milyon kişiye yapay zekâ okuryazarlığı kazandırılması; 10 bin ileri düzey uzman ve 100 bin uygulama profesyoneli yetiştirilmesi; en az 2 bin kamu veri setinin erişime açılması; veri merkezi kurulu gücünün 2030’a kadar en az 1 gigavata çıkarılması ve veri merkezi, bulut ve yapay zekâ altyapılarında en az 10 milyar dolarlık yatırımın harekete geçirilmesi öngörülüyor. Araştırmacılar, girişimler ve küçük işletmeler için 20 milyon GPU-saat hesaplama kaynağı tahsisi ile kamu yatırım programlarından yapay zekâ projelerine en az yüzde 2 pay ayrılması da planın dikkat çeken hedefleri arasında.
Bunlar gerekli ve değerli hedefler. Fakat bir planın gerçek başarısını rakamların büyüklüğü değil, sahada oluşturduğu değişim belirler. Beş milyon kişiye eğitim vermek ile beş milyon kişinin yapay zekâyı bilinçli, eleştirel ve güvenli biçimde kullanabilmesi aynı şey değildir. İki bin veri setini erişime açmak ile bu verileri güvenilir, güncel ve kullanılabilir hâle getirmek de aynı şey değildir.
Okuryazarlık, sertifika sayısına indirgenmemeli
Yapay zekâ okuryazarlığı yalnızca bir aracı kullanmak ya da etkili komut yazmak anlamına gelmez. Üretilen çıktıyı doğrulayabilmek, yanlış bilgiyi fark etmek, veri mahremiyetini korumak, algoritmik önyargıyı tanımak ve hangi kararların insanda kalması gerektiğini bilmek de bu yetkinliğin parçasıdır.
UNESCO’nun Yapay Zekâ Yetkinlik Çerçevesi de okuryazarlığı; insan merkezli bakış, etik, teknik bilgi ve sistem tasarımı boyutlarıyla ele alıyor; ilerlemeyi “anlama, uygulama ve üretme” düzeylerinde tanımlıyor. Dolayısıyla eğitim programlarında katılımcı ve sertifika sayısının yanı sıra yetkinlik artışı da ölçülmeli. Eğitim öncesi ve sonrası değerlendirmeler; doğrulama, risk farkındalığı, mahremiyet, etik muhakeme ve gerçek problem çözme becerilerini kapsamalı.
Pilot projeler, pilot mezarlığına dönüşmemeli
Kamu kurumları, üniversiteler ve işletmeler çok sayıda pilot uygulama başlatabilir. Ancak pilotların önemli bir bölümü bütçe dönemi sona erdiğinde, proje ekibi dağıldığında veya yöneticiler değiştiğinde kaybolma riski ile karşı karşıya.
Bu nedenle başarı göstergesi “kaç proje başlatıldı?” sorusu olmamalı. Asıl şu sorulara cevap aranmalı: Kaçı kurumsal sürece yerleşti? Kaçı hizmet süresini kısalttı, maliyeti düşürdü veya kaliteyi artırdı? Kaçı başka kurumlara ya da bölgelere aktarılabildi? Kaçı vatandaş, çalışan veya müşteri açısından somut değer üretti?
Bu noktada her pilot daha başlarken üç sınava göre tasarlanmalı: etki, ölçeklenebilirlik ve sürdürülebilirlik. Kalıcı bir süreç sahibi, veri sorumlusu, bütçe modeli ve performans ölçütü bulunmayan uygulamalar, teknolojik vitrin olmanın ötesine geçemez.
Açık veriden “yapay zekâya hazır veri”ye geçilmeli
En az 2 bin kamu veri setinin erişime açılması önemli bir adımdır. Fakat veri miktarı tek başına değer üretmez. Eksik, güncelliğini yitirmiş, kaynağı belirsiz veya birbiriyle uyumsuz veri setleri güçlü yapay zekâ sistemlerinin değil, güvenilmez sonuçların hammaddesi olur.
Dünya Bankası’nın “yapay zekâya hazır veri” yaklaşımı; erişilebilirliğin yanında veri bütünlüğünü, standardizasyonu, nitelikli üst veriyi, yönetişimi ve sorumlu kullanımı öne çıkarıyor. Türkiye’nin de erişime açılan veri setleri için güncellik takvimi, veri sahibi, kalite göstergesi, makinece okunabilir format, kaynak bilgisi ve güvenli paylaşım koşullarını açıkça tanımlaması gerekir. Hedef yalnızca “açık veri” değil, güvenilir biçimde değer üretebilen veri olmalıdır.
Hesaplama gücü yeni bir eşitsizlik alanına dönüşmemeli
Veri merkezi kapasitesinin 1 gigavata çıkarılması ve 20 milyon GPU-saat kaynak ayrılması, teknolojik egemenlik bakımından stratejik adımlardır. Ancak hesaplama gücüne erişim birkaç büyük kurumun ayrıcalığı hâline gelirse ulusal kapasite artar fakat yenilik tabana yayılmaz.
Üniversitelerin, bağımsız araştırmacıların, girişimlerin ve KOBİ’lerin bu altyapıdan hangi ölçütlerle yararlanacağı şeffaf biçimde belirlenmelidir. Bölgesel dağılım, kadın ve genç girişimcilerin erişimi, disiplinler arası projeler ve toplumsal fayda üreten çalışmalar tahsis mekanizmasında dikkate alınmalı. Yapay zekâ ekosistemini büyüten yalnızca en güçlü oyuncular değil, yeni fikirlerin sisteme girebildiği açıklık düzeyidir.
Etik ilkeler, kurumsal mekanizmaya dönüşmeli
İnsan odaklılık, güvenilirlik ve etik sorumluluk planın temel ilkeleri arasında. Fakat etik, niyet beyanı olarak kaldığında yönetişim oluşmaz. İlkenin sürece, sorumluluğa ve denetime çevrilmesi gerekir.
UNESCO, yapay zekâ sistemlerinde insan gözetimi, izlenebilirlik, etki değerlendirmesi ve denetim mekanizmalarını güvenilir yönetişimin temel unsurları arasında sayıyor. Ulusal Standartlar ve Teknoloji Enstitüsü (NIST)’nün Yapay Zekâ Risk Yönetimi Çerçevesi de risklerin yalnızca proje sonunda değil; tasarım, geliştirme, kullanım ve değerlendirme boyunca yönetilmesini öneriyor.
Bu nedenle özellikle kamu hizmetlerinde ve yüksek etkili uygulamalarda algoritmik etki değerlendirmesi, açık sorumluluk matrisi, insan müdahalesi ve itiraz kanalları, bağımsız denetim, olay bildirimi ve kamuya açık performans göstergeleri oluşturulmalı. “İnsan denetimi var” demek yetmez; insanın nerede, hangi bilgiyle ve hangi yetkiyle devreye gireceği açık olmalıdır.
Üniversitelere düşen görev: Her bölüme aynı ders değil, her disipline doğru yetkinlik
Üniversiteler bu dönüşümün yalnızca insan kaynağı sağlayıcısı değil; eleştirel düşüncenin, bilimsel doğrulamanın ve toplumsal sorumluluğun taşıyıcısı olmalıdır.
Yapılması gereken, bütün programlara aynı içerikte bir “Yapay Zekâya Giriş” dersi eklemek değildir. Tıp öğrencisinin ihtiyaç duyduğu yapay zekâ yetkinliği ile hukuk, mühendislik, işletme, iletişim veya eğitim öğrencisinin ihtiyaç duyduğu yetkinlik aynı değildir. Ortak bir okuryazarlık tabanı kurulmalı; bunun üzerine her disiplin için ayrı yetkinlik haritaları geliştirilmelidir.
Öğrenciler gerçek kurum problemleriyle buluşturulmalı; teknik ekiplerle sosyal bilimcilerin, hukukçularla veri bilimcilerin birlikte çalıştığı uygulama laboratuvarları kurulmalıdır. Etik, programın sonuna eklenen tek bir ders değil; veri seçiminden model kullanımına, karar verme sürecinden sonuçların paylaşılmasına kadar bütün öğrenme deneyimine yayılmalıdır. UNESCO da yapay zekâ konularının temel derslerle ilişkilendirilmesini ve disiplinler arası öğrenmeyi teşvik ediyor.
Uygulama döneminin üç sorusu: Erişim, etki ve güven
Türkiye’nin önündeki en önemli ihtiyaçlardan biri, planın bütün eylemlerini ortak bir ölçme mantığına bağlamaktır. Bunun için her eylemde üç basit ama zor soru sorulabilir:
Erişim: Bu imkândan kimler yararlandı, kimler dışarıda kaldı?
Etki: Hangi sorun çözüldü, hizmette veya üretimde ne değişti?
Güven: Riskler nasıl ölçüldü, sorumluluk kimdeydi, insan denetimi nasıl işledi?
Bu üç soruya düzenli, karşılaştırılabilir ve kamuya açık cevaplar verilebildiğinde plan yalnızca izlenmiş değil, öğrenen bir sisteme dönüşmüş olur. Kurumlar başarısız pilotları saklamak yerine onlardan ders çıkarabilir; kaynaklar etkisi yüksek alanlara yönlendirilebilir; vatandaşın güveni somut kanıtlarla güçlendirilebilir.
2026–2030 Türkiye Yapay Zekâ Eylem Planı doğru yönü gösteren güçlü bir başlangıçtır. Bundan sonraki belirleyici unsur her eylem için sorumluluğu, bütçesi, takvimi ve ölçülebilir çıktıları açık bir uygulama kapasitesi kurabilmektir.
Yapay zekâ yarışında ülkeleri öne geçiren yalnızca model büyüklüğü, veri merkezi kapasitesi veya yatırım miktarı olmayacaktır. Öğrenme hızları, kurumlar arası iş birliği düzeyleri, yeteneği üretime dönüştürme kabiliyetleri ve güven oluşturma biçimleri de en az teknoloji kadar belirleyici olacaktır.
Yapay zekâ, son tahlilde yalnızca bir teknoloji meselesi değildir. Bir insan, kurum ve ülke kapasitesi meselesidir.




