Derinlikli analizler ve değerlendirmeler.
Toplam 23 yayın

Thucydides: "Savaşı kaçınılmaz kılan, Atina'nın yükselişi ve bu durumun Sparta'da yarattığı korkuydu."

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) İran’ın nükleer programına yönelik baskı politikaları yalnızca Ortadoğu’daki güvenlik mimarisini değil, aynı zamanda Amerikan iç siyasetini, ekonomik sürdürülebilirliğini ve federal yapının dayanıklılığını da doğrudan etkilemektedir. Özellikle Donald Trump yönetiminin İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoklarının denetim altına alınmasına ilişkin talepleri ve İran’a yönelik askeri baskı politikaları, ABD içerisinde savaş yetkileri, ekonomik maliyetler, federal merkez–eyalet ilişkileri ve toplumsal kutuplaşma tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştır.

Putin: ‘Bir gün ayrı olmak, üç sonbahar geçmiş gibi hissettiriyor.’

Bu çalışma, İkinci Dünya Savaşı’nın mağlup aktörleri olan Almanya ve Japonya’nın 1945 sonrası güvenlik paradigmalarını ve güncel stratejik dönüşümlerini karşılaştırmalı bir perspektifle analiz etmektedir. Uzun süre "Sivil Güç" (Civilian Power) ve "Ticari Devlet" (Trading State) kuramsal çerçeveleriyle açıklanan pasifist dış politika kimliklerinin; Çin’in revizyonist güç projeksiyonu ve Rusya-Ukrayna Savaşı gibi sistemik şoklar neticesinde nasıl bir "Neorealist Dengeleme" sürecine evrildiği tartışılmaktadır. Çalışma, literatürdeki yerleşik varsayımları sorunsallaştırarak; savunma bütçelerindeki artışın reel kapasiteye dönüşüm hızı, toplumsal pasifizmin kurumsal direnci ve müttefikler arası "silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık" ilişkileri üzerinden özgün bir analitik çerçeve sunmaktadır.



Osmanlı kayıtlarında “Adet-i Ağnam”, “Resm-i Ganem” olarak da geçen Ağnam Vergisi, şer’i vergiler kapsamında koyun ve keçi gibi küçükbaş hayvan sayısına bağlı olarak tahsil edilmekteydi. Genellikle, hayvanların kuzulama ve doğurma döneminden sonraki nisan ve mayıs aylarında toplanmaktaydı. Duruma ve coğrafi bölgeye göre değişiklik göstermekle birlikte genel olarak iki koyun veya keçi karşılığı bir akçe şeklinde uygulanmaktaydı.

Amerika Birleşik Devletleri'nin siyasi yapısı, başkanlık sistemiyle yönetilen federal bir cumhuriyet olup, siyasal sahne on yıllardır Demokrat ve Cumhuriyetçi partiler etrafında şekillenmiştir. Bu iki parti arasındaki ideolojik ayrışmalar ve çatışmalar, ülkenin iç ve dış politikalarını derinden etkilemekle birlikte, seçmenlerin siyasal davranışlarını anlamada Sosyal Kimlik Teorisi önemli bir çerçeve sunmaktadır. Bu teori bağlamında, siyasi kimlik ve inanç sistemleri, bireylerin kendi parti içi ve karşıt parti üyelerine yönelik algılarını biçimlendirerek, iç grup sadakati ve dış grup ayrımcılığını tetiklemektedir. Bu dinamik, parti üyelerinin kendi gruplarının ideolojik duruşlarını benimsemesine ve karşıt gruplara karşı olumsuz tutumlar sergilemesine neden olarak, siyasi kutuplaşmayı güçlendirmektedir. Bu perspektif özellikle seçim dönemleri dışında bile kamuoyundaki tartışılan konuların siyasi kutuplaşmayı açıklamakta yetersiz kaldığı durumlarda, siyasi liderlerin fikir ayrılıklarının seçmenler düzeyinde kutuplaşmaya yol açma potansiyelini artırmaktadır. Bu bağlamda, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki ideolojik farklılıklar, sadece parti doktrinleri ile sınırlı kalmayıp, çevresel politikalar gibi spesifik alanlarda dahi belirgin kutuplaşmalara yol açabilmektedir.

1979 İran İslam Devrimi, sadece bir rejim değişikliği değil, Şii teopolitiğinde devrimsel bir paradigma değişimidir. Ayetullah Humeyni, klasik ‘beklemeci’ Şii teorisini yıkarak Velayet-i Fakih doktrinini ortaya koymuştur. Humeyni’ye göre, Masum İmam’ın yokluğunda devletin yönetimi, İslam hukukunda uzman olan adil bir fakihin elinde olmalıdır. Bu, ulemanın sadece dini işlere rehberlik etmesi değil, devletin tüm kademelerinde mutlak otorite sahibi olması demektir.

İklim değişikliği, 21. yüzyılda sadece çevresel bir bozulma değil, küresel güvenlik, ekonomi ve demografiyi temelinden sarsan bir tehdit çarpanı olarak tanımlanmaktadır.

Görgü tanıklığı delili ile çözülen vakalar adalet sistemi içerisindeki büyük miktarı kaplasa da tanık belleğinin her zaman güvenilir bir başvuru kaynağı olmadığı yaygın olarak bilinmektedir. Dahası, tanık belleğinin doğruluğunun ayırt edilmesi de tahmin edilenden daha zor bir süreçtir; bireyler bu konudaki becerilerini olduğundan fazla olarak değerlendirme eğilimindedir.